29 Haziran 2011 Çarşamba

Prof. Hayrettin Karaman Hoca’ya Bir Soru


Profesör Hayrettin Karaman Hoca Yenişafaktaki 10 Haziran 2011 tarihli yazısında; “Statünün devamını isteyen, bunun için de sırtını askere ve bürokrasiye dayayan zihniyet Türkiye’ye çok zarar verdi. Son yıllarda bu zihniyetin dayanaklarını kendi yetki ve görev alanlarına çekmek, sınırları çiğnemelerini önlemek için önemli ama henüz eksik tedbirler alındı. Yapılacak seçimler sonuçları ‘Bu tedbirler devam mı edecek, eskiye mi dönülecek’ sorusunun da cevabını getirecek.” Diyor. Şöyle anlıyorum. Oyunuzu AKP’ye verin.

17 Haziran tarihli yazısında da Hoca;Bundan sonraki seçimlerde lazım olur diye yazdığını söylediğimakalesinde; “Büyük vazifeyi, irşad ve terbiyeyi yapabilecek kemale ermiş bir şeyh asla ‘laik bir ülkede, şuna değil de buna oy verin diye bir emir çıkaramaz. Çıkarması yakışık almaz.” Şeklinde kanaat belirtiyor.

“Müçtehit: bir konuda ayet ve hadislere dayanarak yargıya varan, karar veren din düşünürü”, “Fakih: fıkıh bilgini” TDK internet sitesinden aldığımız bu kelimelere bakalım Hayrettin Hoca’nın hayatında ne kadar yeri var.

Dücane Cündioğlu ve birkaç arkadaşı bir gün Hayrettin Karaman Hoca’yı ziyaret ederler. Çaylar geldiğinde sigara paketini çıkartır ve izin ister, Hoca izin vermez veDücane’ciğim, izin istemeseydin sigaranı içebilirdin, ama madem ki benden izin istedin, ben de sana izin vermiyorum. Çünkü ben bir fakihim. Sana izin verirsem, bu izin fetva yerine geçer ve Hayrettin Hoca sigara içmeye fetva vermiş denir.” (Yenişafak 11.11.2007,D.Cündioğlu)

Sakarya Büyük Şehir Belediyesi’nce “Hayrettin Karaman’a Saygı” gecesi düzenlenir. Geceye katılan akademisyen ve yazarlar, onu ‘zamanın aradığı âlim’ diye nitelerler. Programda bir konuşma yapan Prof.Dr.Faruk Beşer “Karaman’ın müçtehit denilebilecek türden bir insan olduğunu…” öğrencisi ve damadı olan Prof. Dr. Saim Kılavuz “Karaman asrı okumuş bir insandır, Muasır bir İslam âlimidir.” Prof. Dr. Mehmet ErdoğanKendisi her anlamda ilim ve hizmet adamıdır.” Yazar A. Taşgetiren de “ Hayrettin Karaman her şeyden önce güzel bir müslümandır. Parıldayan bir insandır. Zamanın aradığı bir âlimdir.(12.02.2011 Yenişafak) demişler, Hoca’nın bu iltifatlara herhangi bir itirazı olmamıştır. Dikkat edilirse bu konuşmalarda belirtilen iltifat kelimelerinin hepsi maneviyata, dine dayanan kelimelerdir, tanımlamalardır.

 “Belli bir partiye oy verme ile ilgili emir şeyhin reyine, menfaat ve kanaatine dayanabilir ve isabetli de hatalı da olabilir. Bu konuda ona itaat edilmediğinde müridin başına kötü bir hal gelmez, manevi eğitimi bundan zarar görmez.
Bu gün mensuplarına bağlayıcı siyasi emirler veren şeyhler, yazının başında açıkladığım irşada ehil olmayan, bu sebeple asıl vazifeyi bırakıp dünyalık peşinde koşan, maddi olanı manevi olana tercih eden şahıslardır.”  (17 Haziran yazısından)

Evet biz de bu kanaate varıyoruz. “Siyasi emirler veren” müçtehit, fakih gibi adlarla anılan ve kendilerini din alimi diye tanıtan zevatta, siyasi kanaat belirterek, bir siyasi partiyi destekleyici görüş açıklarsa, “asıl vazifeyi bırakıp dünyalık peşinde koşan, maddi olanı manevi olana tercih eden şahıslardır.” Diyoruz.

Oturunuz, ilminize bakınız, manevi bilginizi insanlara öğretiniz, ne işiniz var sizin siyasetle, bırakınız siyaseti, siyaset gömleği giyenlere. Onlar sizden de bizden de daha iyi yapıyorlar bu siyaseti. Sigara için izin isteyen kişiye gösterdiğiniz fakihlik hassasiyetinizi hiç olmazsa siyaset için de gösterseydiniz.

Bir de Hoca’nın yazısında sıkça kullandığı “Şeyh” kelimesi var ki…

27 Haziran 2011 Pazartesi

Anlayamadım


Seçimlerden hemen sonra, hâkim ve savcıların görev yerlerinin değiştirilmesini,

Demokrat bir yargıya ve hakim ve savcıları tayin makamına kavuşmak için yapılan Anayasa değişikliklerinden sonra da aynı kaosun hala yaşanmasını,

Milletvekili seçilen Hatip Dicle, Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Engin Alan’ın tutukluluklarının devam edilmesi yönünde karar alınmasını,

Bu karar alınmazdan önce değerli bir büyüğümüzün “seçilirlerse de çıkamazlar” demesini, fakat benzer durumda olan bir başka hanım vekilin hakkında hiç konuşulmadığını,

Benzer davadan yargılanan ve tutukluluk halleri kaldırılan bazı zevatın niye hala Türkiye’den kaçmadıklarını,

Füze savunma sisteminin Doğu/G.Doğu da bir yere konulması kararı gibi, Libya saldırısının İzmir’den planlanarak yürütülmesini,

Türkiye’ye giren yabancı -sıcak- paranın talimatları doğrultusunda bazı kararların alınmasını,

Türkiye’nin komşuları ve tarihi, kültürel, dini yoldaşları olması gerek İran ve Suriye’nin göz ardı edilmesinin, “stratejik derinlik”le –derin stareteji ile ilgisini,

Düne kadar kardeşimiz, dostumuz olan Suriye yöneticilerinin bir anda aleyhinde konuşmalara başlanılmasını,

“Kurum Kültürü” denen tanımlamanın bizde neden hiçte önemli olmadığını,

Alınan kararın gözden geçirilmesi için, ömür boyu hapis cezasına çarptırılı bir kişinin fikirlerine görüşlerine müracaat edilmesini,

Eski deyişiyle kaht-ı rical’in bu kadar ayan beyan nasıl da oluştuğunu,

Meclisteki yemin metninin tartışıldığı şu günlerde, metne karşı çıkanlara destek olabilecek, iktidar milletvekillerinin bulunmasını, seslerini çıkaramadıklarını,

Hem yemin edebileceklerini hem de sadık kalmayacaklarını söylemelerini,

ABD Dış işleri Bakanı’nın Türkiye ile Suriye arasında bir çatışmanın çıkabileceğini söylemesini, buna karşılık bizim üstat Dış İşleri yorumcularımızdan bir açıklama gelmemesini,

ABD destekli Müslüman Kardeşler teşkilatının, Mısır ve Suriye’de iktidar yapılması istenmesini,

BOP kelimesinin niye unutturulmaya çalışıldığını,

Gazetedeki köşesinden ilk yapılacak işin YAŞ kararları olmasının istenmesini,

Muhalefetin birinci olacağını söyledikten sonra, büyük Türk Büyüğünden zılgıt yiyen Kıraç’ın, seçimlerin hemen sonundan iktidarın en tepesini ziyaret etmesini,

Dört yıldır tutuklu bulunup hala niye tutuklandığının söylenmemesinin nasıl bir demokratlık ve Hukukun üstünlüğü olduğunu,

Mahkeme başkanının “bu dava 30 yıl sürer” demesini,

Bir türlü anlayamıyorum.
***
Aaa sahi Fener Bahçe’nin transferleri hakkında bilgi verebilir misiniz?

24 Haziran 2011 Cuma

Kahraman Kayın

 “Hulin Dağında da, bir birine çok yakın iki ağaç büyümüştü. Biri Kayın Ağacıydı…”
                                                                                          “Göç Destanından”


İlk Otuz yıl evvel geçmiştim, o yoldan. Şebinkarahisar’dan bindiğimiz bir minibüsle Giresun’a gittiğimizde. İlçeyi çıkıp dağa vurduktan sonra tabiat başkalaştı aniden. Sağımızdan akmakta olan azgın dere yılan gibi kıvrılır oldu. Dağa tırmandıkça ip gibi aşağılardan upuzun görülebiliyordu. Düzlük denebilecek bir bölgede minibüsümüz aniden durdu. Şöyle bir baktım. Jandarmalar çevirmişti. Meraklı sorularla şoförümüze soruldu. İleride yol genişletilmesi çalışması yapılıyormuş, dinamitle dağdan parça koparacaklarmış, bu nedenle bir saat (kaya parçaları temizlenene) kadar burada bekleyecek mişiz…

İndik arabadan. Dağın havasının serinliği sardı vücudumuzu, Temmuz ayında üşüme belirtisi başladı. Rüzgârlar bir başka esiyordu burada. Sonra, nasıl oluyorsa rüzgârın esme yönü bir anda değişiveriyordu. Yolun kenarındaki topraklar toz olup gözlerimize doluyordu. Hemen ilerideki çeşmeden kana kana su içtik. Elimizi yüzümüzü yıkadık. Yolun sağı aşağılara kadar üç yüz metre kadar uçurum, kenarlarda çam ve kayın ağaçlarından oluşan genç fidanlar. Kimi yerleştiği toprakta, kimi tutunduğu bir kaya parçasında hayatlarını idame ettiriyorlar. Besbelli bu fidan tohumlarını esen kuvvetli rüzgârlar taşımışlardı bir yerlerden. Fakat şu kayın fidanı? Etrafında kayın ağacı da yoktu. Nasıl gelmişti acaba? sonradan öğrendim ki, kayın tohumlarını kuşlar taşıyormuş. Besbelli bir mübarek kuş ya gagasında ya da, midesinde buraya kadar taşımış. Öylede güzel bir fidan olmuş ki, geleceği parlak.

Dinamitin patlama sesi büyük bir korkuya sebep oldu ilkin, konuyu daha önce anlattıklarından toparlandık tabii. Sonra büyük kamyonlar geçtiler yanımızdan, dağdan koparılan kaya parçalarının yüklü olduğu.. iki saat kadar sonra minibüsümüz hareket etti. İki saat kaybetmiştik orada, iki bin bilmediğimiz şey öğrendik, tabiattan, havadan, ağaçlardan, dereden, bulutlardan…

İşte yine aynı yoldayız otuz yıl sonra. Özel bir araçla, yöreyi bilenlerle birlikteyiz. Yol asfaltlanmış, biraz daha genişletilmiş. Bu sefer aylardan Mayıs. yol kenarlarına kuvvetli rüzgarların sürüklediği karlar tepe tepe buzul oluşturmuşlar, yerde buzlu. Şoförümüz çok dikkatli. “Buralarda ne zaman buz olur, nasıl olur hiç belli olmaz.” Diyor. zaman zaman aracın ön camına karlar sürükleniyor. Etrafta uzun, yetişkin ağaçlar altından geçerken dallarındaki karlar düşüyor üstümüze doğru. Otuz yıl önce su içtiğimiz çeşme olduğu gibi duruyor. suyunu esirgemiyor gelen gidenden. Durduk. Yine su içtik, hava buz gibi. Fazlaca kalamadık bu sefer.

Tekrar hareket… derken birkaç ay evvel olan bir kaza düştü aklıma. Şehrin Valisi, Jandarma Alay Komutanı ve emniyet Müdürü aynı aracın içinde iken bu yolda kaza yaparlar.

Devlet görevidir. Beklemez. Soğuk, kar, fırtına her ne ise görev yapılacaktır. Üç erkân-ı devlet seyahat halinde iken ani bir rüzgâr, kar fırtınası, buzlanma yaşarlar. İçinde bulundukları araç sağ tarafa, uzun derin uçuruma doğru devrilir. Takla atarak ölüme giderler. Dünya kararır, kimsenin sesi bile çıkmaz, soluk almıyorlardır. Zınk diyerek ve büyük bir gürültü ile durur takla atmakta olan araç.

Kayın Ağacı, vazifesinin bilincinde olarak gürültüye uyanır. Kucağını açar. Kollarını dallarını uzatarak gelen aracı tutar. Gövdesinden hafif bir yara almıştır. Oralı olmaz. Gülücüklerle misafirlerini ağırlar. Onlara sığınak olur, ev olur, dost olur…

Seyahat halindeki aracımız durduğunda, yoldaşlardan birisi “Vali Bey’in kaza yaptığı yer burası” dedi. Hemen aşağıya indik. “Hangi ağaç tuttu bilir misiniz?” dedim. “Şu” dediler. “Şu Kayın Ağacı”. Heybetli bir ağaçtı. Uzamış, büyümüş, dayanıklı olmuş. Önceki yıla ait yaprakları hala üzerinde idi. Etrafı şöylece inceledim.

Önünde durduğumuz Kayın Ağacı, otuz yıl önce fidanken seyrettiğim ağaçtı. İşte, çeşme şurada, yoldaki viraj ilerisi, aha çam ağacı..

Evet o ağaçtı. Artık benim bir “Kahraman Kayın” Ağacım vardı.

Hep karıştırırım, üç devlet büyüğü ve şoförlerini kurtaran anlı şanlı, heybetli kahraman kayın ağacı mıydı, kim bilir nerelerden getirdiği tohumu kayanın yarığına bırakan adı sanı bilinmez bir garip kuş muydu?

22 Haziran 2011 Çarşamba

Kâbe’ye Girmek

 “Siz Müslümanlar, Hıristiyanlara ait kutsal yerlere girebiliyorsunuz, biz Hıristiyanlar niye Kâbe’ye ve Mekke’ye giremiyoruz?”  sorusunu bir Katolik arkadaşı sormuş Ertuğrul Özkök’e. 10 Haziran tarihli yazısında bu konuyu işliyor. Âl-i(u) İmran Suresi’nde (96.) bildirilen “insanlar için inşa edilen ilk ev, tüm dünya insanlarına bir hidayet ve bereket kaynağı olan, Mekke’deki evdir.” Mustafa Sağ’ın mealinden alıntılayarak kaydediyor yazısına. Anlıyoruz ki, “ilk ev” Kâbe’dir. Mustafa Sağ’ın da sorduğu soruyu tekrar ediyor Özkök; “Kur’an’ın açık uyarısına karşın, bu günkü hac anlayış ve uygulanış şeklini, Müslümanların aklına ve vicdanına, insanların da düşüncelerine havale ediyorum.” Diyor ve ekliyor; “Müslüman olmayanlar Mekke ve Kâbe’ye neden giremiyor?”

16 Haziran tarihli yazısında konuya tekrar döner Özkök, bu kere sorduğu soruya Yeni Asya Gazetesi’nden Fıkıh Köşesi yazarı Süleyman Kösemen cevap vermiştir. Yazısında (15.06.2011 Y.Asya) Kösemen;İslamiyet’in insanlar arasında bir iletişim dini olduğunu, hataları ve kusurları dolayısıyla her insanın tövbe edilmesi kaydıyla affedileceğini, Mescid-i Haram’a ancak Müşriklerin giremeyeceğini, onların Kâbe’ye girişini yasaklayan ayetin (Tevbe 28) “Ey iman edenler müşrikler necistirler. Artık bu yıllardan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” Bu ayetin Mekke’nin fethinden bir yıl sonra nazil olduğunu belirttikten, sonra kısaca hikâyesini anlatmış, en sonunda da “günümüzde putperestlik ve müşriklik artık revaçta değildir, mevcutların da Kâbe’yi cahilliye adeti üzere Hac etmek gibi bir dertleri ve niyetleri yoktur, bu gün hiç olmazsa ehl-i kitap’la ve  hasbi olarak ziyaret etmek isteyenlerle ilgili olarak, müçtehit imamların görüşleri çerçevesinde  yeni bir durum değerlendirilmesi yapılabilir ve Kâbe belirli zamanlarda ve kontrollü olarak ehl-i kitab’ın ya da sırf ziyaret ve tefekkür amacı taşıyanların ziyaretine açılabilir. Böylece İslam’ın kucaklayıcı ve müşfik ruhu ile ihtida edecek birçok kişinin de elinden tulumuş olur.” Şeklinde görüşünü bildirmiştir.

İşte Ertuğrul Özkök’te bu duruma sevinerek yaklaşıyor ve “ne dedim, bazen cahilce, çocukça sorular sormak iyidir. Bakın İslam bilginlerinden nasıl çağdaş yorumlar gelebiliyor:diyerek övgüleri ile yazısını noktalıyordu.

Uzun bir girizgâh oldu fakat konuyu iyice anlamak ve ne anlatmak istediğimi özetlemek gerektiğini düşündüm.

Efendim, yukarıdaki tekliflerin, hiç birine karşı görüş bildirecek değilim. Ancak, bizim de söyleyecek bir iki fikrimiz olabilir. Haydi Bismillah.

Şu kelime ve tanımlara dikkat edelim: Mekke, Kâbe, Mekke’nin Fethi, Kabe’nin inşası, Kim O Yolda olursa, müşrik, ehl-i kitap, mescid-i haram, cahilliye, tövbe, Hac etmek, putperestlik, hidayet, tefekkür, müçtehit imamlar…. Yazı da geçtiği için bu kadarını aldım. Her düşünenden farklı anlamlarda çıkan bu kelimeler ve tanımlamalara verilen manalar önem arz etmektedir. Eğer mesela Kâbe kelimesi ile Mekke’de Kurulu bulunan kutsal yapı kastediliyorsa bendeniz o manada değilim efendim. Şöyle ki;

“Kim O yola girerse”, “Oraya kim girerse”, “Kim ona dahil olursa” Al-i(u) İmran 97. Ayetinde geçen ikinci cümlenin birinci bölümüdür. “güven içinde olur.” “O yola, Oraya, Ona” kelimesi ile Mekke ve Kâbe anlatılmaktadır. Önce O Yol’a yönelinmesi, O Yol’a girilmesi, O yol üzere olunması söz konusudur. Kişi O yol üzere olmadan Mekke’ye, Kâbe’ye girse ne olur, girmese ne olur? O yol üzere olma da Mekke’nin fethi’ne işaret ediyor olsa gerek.

Demek ki, önce Mekke’nin (vücudun) “Feth”i, sonra da Kâbe’nin inşası gerekmektedir. Mekke’nin fethi derken: düşüncelerimizde, hayat tarzımızda, inançlarımızda.. kendi elimizle inşa ettiğimiz putların teker teker kırılmasıdır, bundan sonra ise Kâbe’nin inşası gelecektir. Bu yolda yardımcı ise yalnız Allah’tır. Kendi Mekke’sinin Fatih’i, kendi Kâbe’sinin İbrahim’i olarak, yarattığımız putlardan temizlik. Sonrasında ise “Gönül Kâbe’sinin inşa edilmesi.” Ki,gönül Kâbesi’nin konuğu Hak’tır. İşte, inşasını kendi elimizle yaptığımız bu Kâbe’ye ancak İnanlar, Müslümanlar, Kabul Edenler girebilir ve kabul edilir ki onlara da “Cem Olunanlar” denir. Müşriklerin bu makamda yeri yoktur.

Bir sözümüz de Y.Asya yazarına olsun. “Putperestlik ve müşrikliğin artık revaçta olmadığını” söylüyorsunuz. Herhalde cahiliye devrindeki helvadan yapılan putlara tapanlardan bahsediyorsunuz. Bu günkü dünyada helvadan daha tatlı malzemelerin bulunduğunu, çok farklı şekillerde putların imal edildiğini belirtmiş olalım.

Şimdilik bu kadar efendim. Yazımız Ertuğrul Özkök’e ulaşırsa eğer bir zahmet ‘Hac Mevsimi’ isimli yazıyı şu bağlantıdan okurlarsa belki faydalı olur. http://mahmutemin.blogspot.com/2010/10/hac-mevsimi.html  Yani Özkök Hoca’ya kitaplarda bulamayacağı, bilim adamlarının özenle kaçtığı farklı bir takım düşünceler ve inançlar olduğunu anlatmaktı niyetimiz. Zevkinizin şarabın pahalısından yana olduğunu biliyorum, ucuz şarapların lezzetinden de uzak olduğunuzu; ucuz düşünce ve yorumlardan da kaçınmanız dileği ile…

20 Haziran 2011 Pazartesi

Fikret’in Dükkânından Görünenler

Ekonomiden anlayanlar, bu konuda yazı yazanlar, Türkiye hakkında bir iki kelam edenler, ülkenin iktisadiyatı üzerine laf edenler, seçimlerden sonra kazanan ve kaybedenler hakkında yorum yapanlar hemen hepsi “ülkenin her tarafının şantiye görüntüsünde olduğunu” ballandıra ballandıra yazıyor, anlatıyorlar. Eh bu anlattıklarıma yandaş, yalaka gibi sıfatlarla seslenenler var tabi, ben öyle demeyeceğim, şu hikâye bitene kadar.

35 yıl önce;

Fikret iktisat eğitimini tamamlayıp iş hayatına atıldığında felek onu ağır iş makineleri (grayder, ekskavatör, vinç, büyük kamyonlar..) sektörüne sürükledi. Staj gibi gördüğü on yıllık bu sürede mesleğinde zirveye çıktı. Konusu hakkında bilmediği, hiç bir şey (makineler, parçaları, yedekleri, firmaları, üreticileri, kullanıcıları, satıcıları ülke içinde ve dışında) ama hiç bir şey kalmamıştı. Binlerce yedek parçayı numaraları, serileri kullanım yerleri gibi noktalarını ezberine almıştı.  Artık iş makinelerinin ustası, aranan elemanıydı.

25 yıl önce;

Kendilerinde çalışması için çok iyi paralarla, pek çok isteyeni olmasına karşılık, kendi işini kurmakta kararlıydı. Öyle yaptı. Zaten piyasanın da içinden olduğundan kısa sürede aktif piyasa oyuncusu oldu. Sanki yıllardır patronmuş gibi, şirketini kurar kurmaz siparişler, muhasebeciler, kargolar, çekler, krediler, bankalar, ortaklar, iş arkadaşları, dostluklar.. derken birkaç yılda zirveye oturdu. Arabalar, evler, dükkânlar, yazlıklar, kışlıklar ne bileyim ihtiyaç olan her ne var ise sahibi oldu bir bir. Tabii ki kazancıyla. Kazancıyla çünkü memlekette iş vardı, inşaatlar yapılıyordu, yollar yapılıyordu, barajlar yapılıyor üretime sevk ediliyordu, fabrikalar kuruluyor hemen imalata geçiyorlardı.. İnşaat sektörü Fikret’in uzmanlık alanının ekmek kapısıydı. İnşaatlar yapıldıkça makineler çalışıyor, makineler çalıştıkça parçaları eskiyor, bozuluyor değiştirmek icap ediyordu. İşte bu sırada iş Fikret’e düşüyordu. Aranan bir kişidir Fikret, bozulan parçalar için aranır ve O hemen tedarik eder, tamir ettirir,  ne gerekiyorsa yapardı. Ekonominin içinde bulunduğum günlerde ara sıra Fikret’i ziyaret eder, onun raflarına bakar, gelen-giden faturalara dikkat eder, kargo -taşıma- şirketlerinin nerelerden mal getirdiği, nerelere mal götürdüğü konularını özenle öğrenirdim. Çünkü iş makinelerine parça satan bir firmadan ekonomiyi direkt olarak gözlemleyebilirdiniz. Bu durum on – on beş yıl sürdü.

10 Yıl önce;

Süratle giden vasıtanın ani frenle durdurulmaya çalışılması gibi bir şey.

Görünmez bir el frene bastı adeta. İşler durdu, siparişler kesildi, telefonlar-fakslar çalmaz oldu, alacak senetleri protesto edildiler, alacaklı olduğu çeklerin arkası yazıldı, krediler aksadı, ödemeler duraksadı, bankalardan Vergi Dairesinden uyarı yazıları gelmeye başladı. Muhasebecisinin aylıklarını ödeyemez oldu, raflarında yedek parçalar bekliyor, ara sıra arayanlarda ölmüş eşek fiyatı veriyorlardı. Beraber çalıştıkları ortağı, yardımcısı, satış elemanı işten ayrıldı, maaşlarını ödeyemiyordu. Neler olmuştu, nasıl olmuştu. Yıllardır piyasanın içinde, piyasanın kurdu Fikret çuvallamıştı. Yavaş yavaş eldeki evleri, arabaları satmaya başladı. Şu anda ellerinde kala kala bir oturdukları ev bir de yirmi üç yaşındaki emektar arabası. Evlerinin gaz, elektirik, su faturalarını ödemekte zorlanıyor, emektar arabasına da aylardır benzin koyamıyor.

Belediye, otobüs ve metrodan transferi kaldırdığı için Fikret durmadan küfür ediyor. Çünkü uzun mesafeleri yürümek zorunda kalıyor.

Dün:

Seçimler oldu. Yukarıdaki tablonun yaratıcıları ezici çoğunlukla yeniden seçildiler.

Yandaş, dalkavuk ve yalakalar sıfatlarıyla tesmiye edilen birilerine “Şantiye” kelimesini de anlatan sözlük hediye etmek istiyorum.

17 Haziran 2011 Cuma

Bu da Anne!


Komşumuzun çocuğu bir tiyatro oyununda rol kapmıştı. Uzun süre sahnede kaldı oyun. Babasıyla her karşılaşmamızda “gittin mi, seyrettin mi” diye sorar, gidemediğimi belirttiğimde de eseflerini bildirirdi. Bir Pazar akşamına bilet buldum ve gittim. İki saatlik bir oyundu. Seyir sonunda kulise giderek tebriklerimi bildirdim. Çocuk sevindi. Tabii sanatçıların soyunmalarını beklemek gerektiği için vakit epey ilerlemişti. Sadece tebrik etmekle de kalmıyor. Oyun hakkında biraz sohbet, yazarı, yönetmeni, oyuncular hakkında konuşmalar da geçtiği için vakit ilerledi haliyle. Sonra ayrıldık. Onlar arkadaşlarıyla bir yerlere gittiler, ben de eve gitmek için otobüs durağına doğru gidecektim. Tiyatro salonunun bulunduğu iş hanının loş koridorunda ilerlerken yaşı 12 civarında olan bir erkek çocuğu ile karşılaştım. Selam verdi. Merhaba dedim. Ne yaptığını sordum. “Hiiiç.” Dedi. “Evden kaçtım, daha doğrusu annem dışarı bıraktı.”

Hava soğuk, gecenin karanlığı, on iki yaşlarında bir çocuk, yapayalnız. Kim bilir belki açtır, suya ihtiyacı vardır, uykusu gelmiştir, korkuyordur. Bir evi vardı bu çocuğun, bir annesi, babası, belki kardeşleri, hısım akrabası.. ne bileyim işte vardı da vardı. Ha.. bir de, devleti vardı. Onu kucağına alacak, sarıp sarmalayacak,  yoksulların babası devlet.

Duraksadım. Aklıma hiç bir şey gelmedi. Ne yapmam gerektiğini bulamadım. Nasıl bir boşluğa düşmüştüm. Tekrar tekrar çocuk, karanlık, soğuk, açlık… kelimeleri hudutsuzca üşüştü durdu beynime. Çömeldim, elini tuttum. Titrediğini hissettim.  “Gel gidelim” dedim. Çocuğun kirli yüzü loş ışıkta seçiliyordu, bu on iki yaşındaki ‘Can’’ın yüzüne derin çizikler şimdiden çizilmiş, Feleğin imzası derin derin atılmıştı yüzüne.

“Gidelim” dedim ama nereye gidecektik? Elimi tuttu yavaşça kalktı yerinden. Altındaki mukavva parçasını özenle katlayarak, yandaki dükkânın kepenginin yırtığından soktu. “Bu yarın lazım olur” dedi. Hiç bu kadar çaresiz olmuş muydum?

İş hanından dışarı çıktık. Hemen köşe başındaki çorbacıdan birer işkembe çorbası yedik. Bu arada da ne yapmam gerektiğini düşündüm. Eve mi götürmeli, karakola mı teslim etmeli.. ne yapmalıyım? “Eviniz nerede” sorusunu sorduğum da hemence bıraktı yemeyi. Titredi. Bir sıkıntı bastı yavrucağı. “Garın orada” dedi, sessizce. En makul çözüm evine, anasına teslim etmekti. Böyle buldum çareyi.

Yarım saat kadar sonra Maltepe semtinin arasından gara çıkan küçük sokağı geçerek, çamurlu bahçelere doğru yürüdük. Karanlık öylesi zifirdi ki, bastığımız yeri görmüyorduk, üç beş evi geçtik. Ev dedimse barakalar. Birisinin önünde durduk. Eli ile işaret ederek “burası” dedi. Doğru yapıp yapmadığımdan emin değildim. Derin bir nefes alarak “Haydi, çal kapıyı” dedim. Korktu çocuk. Arkama gizlendi. “Olmaz” dedi. Cesaretin neye benzediğini orada öğrendim azizim. Tüm cesaretimi toplayarak kapıyı vurdum. Birkaç dakika sonra kapının üstünden kör bir ışık süzüldü bize doğru. Kapı gıcırdayarak açıldı. Bir kadın bir taraftan kapıyı tutuyor, bir taraftan da bizi tanımaya çalışıyordu. “Ne var, kimsin” dedi. Boğazdan değil de borudan gelen bir sesi vardı kadının. Aman Allah’ım, çirkin mi çirkin, kalın mı kalın, hayvani mi hayvani.  Arkamda duran çocuğu gördü. “Gel lan gel” dedi. Çocuk korkarak, titreyerek bir iki adım attı anasına doğru, elinden tuttuğu gibi içeri çekti, kapıdan geçerken de ensesine bir tokat patlattı. “Hadi sende git, defol, bir daha da gelme buralara.” Dedi. Kapıyı kuvvetlice yüzüme çarptı.

Dondum kaldım.

Karanlığı yaran köpek havlaması olmasaydı belki de sabahlayacaktım oracıkta. Çocuk Haklı idi. O evde yaşanmazdı, hatta o ananın ayağının altındaki cennete bile girilmezdi. Çocuğun kendi kurduğu sıcacık mukavvadan sarayından alıp bu cehenneme getirdiğime, sonraları çokça pişmanlık duydum.


15 Haziran 2011 Çarşamba

Ne söylüyorlar, Ne Anlıyorum!

 “Özerklik” Diyorlar:

Alpaslan ışıklı Hoca şöyle izah ediyor: “Bir ülkede, bölgeler arası gelir adaletsizliğini ortadan kaldıracak olan kaçınılmaz ve tek çözüm yolu, merkezi hükümetin, ekonomik alanda, yoksul bölgeleri kalkındıracak yönde müdahalelerde bulunması, oralara yatırım yapması ve bunu esas olarak varlıklardan ve varlıklı bölgelerden transferini mümkün kılacağı kaynaklarla finanse etmesidir. Atatürkçülüğün gereği budur. Herkesin kendi yağıyla kavrulması anlamında bir mali özerkliğin bölgeler arası gelir farklılıklarının daha da büyümesinden başka bir sonuç vermesi beklenemez. Dolayısıyla, bu anlamda bir mali özerklik yoksul bölgeler açısından herhangi bir yarar sağlayamaz.”

“Sivil Anayasa” diyorlar:

Sivillerin yaptığı Anayasa gibi algılanıyor oysa, AB(D)’nin istediği yönde yapılacak olan Anayasa. Demek istiyorlar. Yalan söylüyorlar.

“İnsan Hakları” diyorlar:

Hak’lardan konuşuluyorken asla İnsan’dan bahsetmek istemiyorlar. Ülkede kargaşa çıkarmanın başka bir yolu da çeşitli konularda insanların sınırsızca hür olduğunu düşündürtmektir. İstenildiği kadar özgürce örgütlenmek amaç olsa da, kargaşa ve keşmekeş ortamı yaratmanın bir yoludur. Buna en güzel örnek, köy de yaşayanların oranın düşürülmesi çalışmalarıdır. İşsiz, mesleksiz, mekânsız İnsanlar köylerden şehirlere göç ettikçe şehirlerde kargaşa ortamı kolayca yaratılmaktadır.

“Demokrasi” diyorlar:

Amaca ulaştıracak bir araçtır demokrasi. Amaç gerçekleşince bu araçtan inilir.

“Dinler Arası Diyalog” diyorlar:

Sizin dininizin işe yaramaz, lüzumsuz birçok parçasını, ancak bizim dinimizle birleştirerek düzenleyebilir, düzeltebilirsiniz demek istiyorlar. Nitekim bazı ayetleri okumamaya başlamaları da bunu anlatıyor.

“Statüko” diyorlar:

Senin inançların ve düşüncelerin benim için önemli değil, ben ne söylersem o dur, ben ne istersem o dur. Geçmişe çekilen söz de kalın bir çizgidir. Özellikle “Yeni Nato”nun istemediği kadroların elimine edilmesinden ibarettir. Bu anlamda “istikrar” diyorlar, kendi kurdukları statükonun gelişmesi ve yaşamasını istiyorlar.

“Kürt Sorunu” diyorlar:

Bir ülkeyi parçalamanın en kısa yolu, ülkede yaşayan etnik yapıyı kaşımaktır. “Kürt Sorunu” lafı, Kürt kardeşlerimize kendilerinin “sorun” olduklarını algılatmak üzere uydurulmuş bir tanımdır. Kalkınma sorunu, hak’lar ve özgülükler sorunu, örgütlenme sorunu, geri kalmışlık sorunu, eğitim, ibadet, seyahat..sorunları tüm milleti ilgilendiren sorunlardır. Eğer sorun varsa senin, benim, hepimizin sorunudur. Aslında “Türk sorunu” demek istiyorlar. Türk’ü sorun olarak görüyorlar.

“Medeniyetler arası ittifak” diyorlar:

Huntington’un fikirlerinin ulaşabildiği zirve siyasettir. “Medeniyetler arası savaşın” sözünün bize yutturulduğu şekerlenmiş zehir kalıbından başka bir şey değildir. Haçlı savaşlarının başka bir tezahürüdür.

“Darbeciler” diyorlar:

Hep karşı olduğumuz darbelere, hayatlarında ilk kez karşı gibi duruyorlar. Artık zayıflayan AB(D) gücünün yeni bir darbe yap(tırt)ma ihtimali ortadan kalktığı, bundan sonra olması muhtemel “Milli bir Darbeden” korktukları için, darbe ve darbecilere karşıymışlar gibi tavır alıyorlar.

“Manevi ve ilahi Kelamları” konuşmalarında, yazılarında kullanıyorlar:

Kelamlarla kendilerini gizliyorlar. Halkı kandırıyorlar.

“Değişim” diyorlar:

Tamamen Türk ve Türk’ten uzaklaşmayı, AB(D)’nin söylediği şeylerin hayat tarzı olarak dayatılmasını anlatıyor.

“İleri demokrasi” diyorlar:

İleri olmayanının nasıl bir şey olduğunu bile bilmeyenlerin, yine AB(D) taraflarından aldıkları tercüme sözü söylemelerinden başka bir şey değildir.

“Arap Baharı” diyorlar:

AB(D)’nin Müslüman Ülkelerde uyguladığı politikalara destek sözü. Kayıtsız şartsız itaat ettikleri küresel güçlerin sözlerini tekrardan başka bir şey değil.

“Liberal Ekonomi” diyorlar:

Küreselci sermayenin hedeflerine ulaşması bakımından dayattığı, ne idiğü bizce belli olan, ülke paylaşımının bir sistematiğe oturtulduğu sistem.

***
Daha pek çok sözleri var. Bir gıdım düşünüşte aklıma geliverenler bunlar. Siz devam edebilir siniz.

13 Haziran 2011 Pazartesi

“Güneş Batarken Kızarır”


Yoo yoo...  Gurubu en güzel Ankara da seyredersiniz.

***

Kameriyenin altında, hafiften yağmur yağarken, piknik masasına oturmuş, Hattat’ın doyulmaz eserinin karşısında…  Kanaviçe işlemeli bulutlar, oya oya dokunmuş orman, dere şırıltısı ve yağmur damlalarının kameriyenin damında oynaştığı saatlerdeyiz.

Üç gündür selamlaşıyoruz Alim Bey’le. Ağır adam. Sorulmadan söze karışmıyor. Burayı beğenmiş hemen her yıl bir haftalığına uğrarmış, dinlenmek için. Doğrusu kafa dinlemek için iyi bir seçim.

-“Demek, gurup en güzel Ankara’dadır diyorsunuz. Hatırlıyorum bende. Gerçekten güzel olur Ankara da guruplar. Geniş ovalıktan sonra başlayan dağların arkasına düşerken güneş, hele yağmurlu ve bulutlu bir güne denk gelindi mi, of seyrine doyum olmaz”.

-“Gurup, gurup. Ölümü çağrıştırır ayrıca. Ölüm bir anlamda en güzel Ankara da yaşanır diyebiliriz.” Burada duraksadı.

Ah, yıllar önce Filiz Bey’in yüzüne baktığımda, bir sararmışlık, bir hal görmüştüm de “Filiz Baba yüzünüz sararmış” demiştim. O unutulmaz cümleyi nasıl da söylemişti. “Evlat, güneş batarken kızarır.” İçime bir acı uçuşmuştu. Altı ay geçti, geçmedi Rahmete yürüdü Filiz Bey. Haberi duyduğumda zaten hiç aklımdan çıkmayan söz dökülüverdi dudaklarımdan. “Güneş Batarken Kızarır.” Hikayeyi naklettiğimde Alim Bey’in gözünden bir iki damla yaşın geldiğini fark ettim. Hiç silmeye çalışmadı, gizlemedi. Dudakları belli belirsiz kımıldadı. Bir Fatiha yolladı.

Elma, yenidünya ve erikten oluşan meyve sepetini ve Sarı leblebiden müteşekkil kuru yemiş tabağını masaya sürdü yardımcımız. Yanımızda bulunan bilgisayardan (dizüstü) türküler dinliyoruz. Yalçın kadehleri yenilerken bir türkü başladı Pir Sultan Abdal Hazretlerinden.
Yağmur iyice süratlenmiş, dağların tepesinden çakan şimşeklerin ışığı ile masal âlemlerinde gibiyiz. Gök gürültüleri arasında Pir Sultan sesleniyor.

“Yürü bre Hızır Paşa/Seninde çarkın kırılır/Güvendiğin padişahın/Gün gelir o da devrilir”

Sanatçı ne de güzel okuyor. İçlimi içli, dertlimi dertli. Bir de kelimelerin manalarını yaşayarak, duyarak okuyor ki, dinleyenlerin taa gönüllerine ulaşıyor ilahi Mana.

“Şahı sevmek suç mu bana/Kem bildirdin beni Han’a/Can için yalvarmam sana/Şehinşah bana darılır”

Üç yavru bir ana köpeğimiz, bir de onların arkadaşları kedi var. Gece yarısına kadar yanımızdan ayrılmazlar. Oynaşırlar, havlaşırlar, koşuştururlar.

Alim Bey uyardı “son kıtayı can kulağı ile dinleyin.”

“Ben Musa’yım sen Firavun/ikrarsız şeytan-ı lain/Üçüncü ölmem bu hain/Pir Sultan ölür, dirilir.”

-“Bu Türküyü kaç sefer dinledimse de ‘üçüncü ölmek’ hep beynimi kurcaladı. Ne demek, manası nedir”.Diye sordu Yalçın. Yağmur dinmiş,  uzaklardan iğde çiçeklerinin kokusunu sürükleyen hafif bir rüzgâr, etrafımızı saran nemli köy akşamına ayrı bir lezzet katıyordu.
-“Üçüncü ölmek!” dedi Alim Bey. Derin iç çekişi sonrası başını göğsüne doğru indirdi. Sanki kalbi ile konuşurmuş gibi bir hali vardı. “ölüm” dedi. “Aslında doğumla birlikte düşünülmesi gerekir. Her doğum ölüm sonrası gerçekleşir.” Mana denizinden yeni damlalar hücum ediyordu. Bize düşen sadece lezzet almak idi. “Üç çeşit doğum vardır. Her birinden diğerine geçerken de ölüm gerçekleşir.”

-“Nasıl yani Alim Bey. Üç çeşit doğum nasıl oluyor?” Yalçın meraktan açılmış gözlerini Alim Bey’in dudaklarından çıkacak sözlere dikmiş, meraktan nefes bile almıyordu.

-“Anadan doğmak, Babadan doğmak, Vücuttan doğmak.” Gözleri ile etrafı dolaştı. Bir yudum su içti. Nefesini köyün en temiz bölgesinden çekerek, ciğerlerini doldurdu. “anadan doğmak, herkesin bildiği doğum şekli. Ancak doğarak, ‘beden kabrine’ girilir. Buda ölmektir aynı zamanda. Yani doğum ile ölüm iç içedir. Üçüncü doğum şekli vücuttan doğum dedik. Bu da dünyadaki ölümdür. Fakat, başka âlemlere doğumdur. Asıl olan da Hadisi Şerifte buyrulduğu gibi, Yunus’un, Mevlana’nın tüm Uluların bildirdiği gibi ölmeden evvel ölmektir. ‘Men Aref’ sırrına ulaşmaktır. Buna da Babadan Doğum denir. İnsanın sahip olduğu tüm varlıkların sahibine teslim edilmesidir. Bu bir nevi tedris sistemi, alıştırma dönemi, çalışma gerektirir ki, tüm bu antrenmanlar (diyelim) bir bilgenin gözetiminde yapılır. Bu bilge Mürşidi Kamil olarak vasıflandırılır. Tüm varlığın devredilmesi, egodan, nefisten… Vazgeçilmesi ölüm olarak adlandırılır. Fakat, dünyada iken yepyeni bir âleme doğuşu işaret eder. Söyleyeceklerim bundan ibarettir.”

Bulutlar dağılmış, rüzgar kesilmiş, yağmur dinmiş, gökler gürüldemeden vazgeçmiş, kurbağalar sessizliğe bürünmüş, şimşekler utancından dağların arkasına çekilmiş, köpeklerimiz oynaşmayı keserek yüzü koyun uzanmış, kedi köpek yavrularının üzerinde kendine yer bulmuş, Alim Beyi dinleyen bizler kas katı kesilmiş…

Söyleyecek sözü olana er derlermiş.

12 Haziran 2011 Pazar

Bekrî Mustafa

Bir cenaze namazına katılan Bekri Mustafa, namaz sonrası imamdan izin alarak mevtanın yanına gider ve onunla biraz konuşur, sonra döner yerine gelir.

Etrafındakiler merakla “hayırdır, ne konuştun ölüyle” diye sorarlar.

-“Öte dünyadan merak edip buraları sorarlarsa, Bekri orta Camiye imam oldu dersin. Onlar anlarlar”  dedim, der.

11 Haziran 2011 Cumartesi

Benim Oy’um Kıymetlidir!

 “Eşeğini satıp elde edeceği parayla sıkıntısını savmak isteyen Hoca pazara varır. Bir ağaca bağlar eşeğini, öylece bekler. Saatler geçer. Ne gelen, ne soran vardır. derken bir delikanlı tellal olduğunu bir komisyon karşılığında eşeğini satabileceğini söyler Hoca’ya. Anlaşırlar ve başlar satıcı eşeğin vasıflarını yüksek sesle anlatmaya; ‘Bu eşek öyle iyi huyludur, sahibini hiç yormaz, yüklediğin yüke aldırış etmez, hem akıllıdır, hangi yükü yüklersen nereye gitmesi gerektiğini bilir, anlayışlıdır evde yem eksik olduğunu anladığı zaman hiç sesi çıkmaz, ne verirsen onunla yetinir…” bağıra bağıra anlatılan bu eşek vasıflarını duyan ahali eşeğin etrafında toplanırlar ve almak için fiyat artırırlar. Bu arada Hoca ağzı bir karış açık, hayret içinde cazgırın yanına varır, “evlat bu senin tarif ettiğin benim eşeğim mi?” . “Evet baba, bak nasıl da alıcılar çoğaldılar.” “Ben vazgeçtim böyle bir eşeği satmaktan evlat. Satmıyorum.” Der.

Anlayan anladı herhalde.

1. Cazgırlara güvenmeyin.

2. Malınızın (Oyunuzun) değerini herkesten önce kendiniz anlayın.

3. Değerini bulmadan malınızı (Oyunuzu) satmayın.

Yorgunlukla eve geldiğinizde akşamları, karnınız tok, sırtınız pek, kafanız dingin bir halde, başınızı yastığa koyduğunuzda, pişmanlık duymadan rahat ve huzur dolu uykuya vardığınızda Hakkı ile oyunuzu kullandığınızı düşünebilirsiniz.

Benim oyum kıymetlidir.

9 Haziran 2011 Perşembe

Lekeli Adanmışlık

Yazısına “hakikatın kafiri şer’in evliyasıdır” başlığını vermiş. Büyük harflerle yazmış. Ben kendine ait internet sitesinden okudum. Başlığı ilk okuduğunuzda ne anlıyor, ne hissediyorsunuz? Manevi bir kelamla başladığına göre, maneviyatla ilgili bir yazı bekliyorsunuz. İlk cümle ile sukutuhayal. “Cumhuriyet tarihinin en önemli seçimini..” ve çok partili bilmem ne hayatı filan anlatıp duruyor. AK Parti de AK Parti. Gözleri boyanmış bu insanların. Gözleri başka şey görmüyor. Yandaşlık ne tatlı bir şeymiş. Ne de vazgeçilmezmiş!

Ömer Lekesiz’den bahsediyorum. Edebiyat eleştirmeniymiş, sekiz kitap yazmış, hikayeler, şiirler yazarıymış, kitapları çok sevdiğinden kitapçı dükkanı açmış, bir internet sitesi yönetiyormuş, bir gazetede köşe yazıcısıymış.. ne de çok sıfatı var yazarımızın. Bu kadar köşe yazısı, bu kadar kitap yazmış ama hiç okumamış. Hepsi atmasyon, hepsi lüzumsuz yazılar anlaşılan. Okumamış kelimesi ağır mı kaçtı ne? Peki okumuş da anlamamış dersek düzeltir miyiz? okuduğunu anlamıyor. Bir de okuyarak mutasavvıf olunabileceğini düşünüyorlar herhalde. Kitaba bakarak olunur mu? Bakarak olunsaydı, kediler kasap olurdu.

Bir hakikati ifşa eden Yunus Emre’nin kelamını almış yazısına başlık yapmış. Yazısının içinde de “Yunus Emre’nin kelimeleriyle ‘Hakikatın kafiri’ olarak, seçim sürecinde ‘şerrin evliyalığını’ yapan blok, bölgesel piyonları vasıtasıyla seçim otobüsü taşlamaktan, mitingleri engellemeye, yurt basmaktan taşlı-sopalı sokak gösterilerine, yalandan iftiraya her yola başvurmuşlarsa işte AKP’nin yukarıdaki cevabını halka duyurmamak adına başvurmuşlardır.” Bir noktaya işaret etmek gerekiyor. Blok dediği, yabancı bir gazete, yazarın canla başla savunduğu partiden başka bir partiye oy verilmesini önermiş. Eleştirdiği o. Merak bu ya araştırdım, aynı gazete 2007 seçimlerinde de AKP’ye oy verilmesi yönünde çağrı yapmış. “Bu Türkiye’nin seçimidir, iç işlerimize karışmaya hakkınız yoktur, deme iradesi gösteremedikleri..” cümlesini yazısına taşıdığından, dönüp yazarımızın 2007 yazılarına baktım. Kendisi de o tarihlerde böyle bir cümle etmemiş. Neyse konumuza dönelim.

Yunus Emre’yi okumamış, üzerinde düşünmemiş, anlamamış, ikincisi “şerrin evliyalığı” da nasıl olunurmuş? Utanmazlığı almış başını gitmiş. Hem Yunus Emre’yi yanlış yorumluyor, hem de bile isteye ‘şer’i kelimesini ‘şerr’ olarak kullanıyor. Kendisi edebiyatçı olduğundan bilmelidir şairler şiirlerini yazıyorken, hece/aruz kalıplarına uydurmak için bazı kelimeleri yutarlar. Koca Yunus’un yaptığı gibi. “Şeriat” kelimesini vezin gereği “Şer’i” olarak kullanmıştır. Eminim ki bile bile, isteye isteye kullanıyor yazarımız. Yani bozuyor güya Yunus deyişini. Senin gücün yetmez O’nu bozmaya. Süfli emelleriniz için Koca Yunus’un kelamını kullanmayınız. Sen git siyasi eleştiri mi yapacaksın, gönlündeki partiyi destekleyecek yazı mı yazacaksın, ne yaparsan yap, sadece İlahi Kelamlar üzerinde oynama, sana bu yetkiyi hiç bir ilim veremez.

Oysa şiirin tamamını okusa belki anlayacak, fakat her şeyi en iyi bilirler ya okumaya bile gerek görmüyor. Yazıyor.

Şöyle söyleyerek noktalayalım. Senin bulunduğun yerin (şeriat) velisi, hakikatte kafirdir.

Sormayın, bir de sakal bırakmış ki, gören Müselman desin.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Nobel ve Ödül

 “Bir buçuk milyon Ermeni’yi kestik, otuz bin Kürt’ü öldürdük” -Orhan Pamuk-

Edebiyat sayfalarına altın harflerle yazılan, bu cümlenin söylenilmesinden itibaren Nobel edebiyat ödülüne aday oldu. Çok tartışıldı, neler neler söylenildi hakkında. Yanında yer alanlar, karşında bulunanlar kendi ortamlarında övdüler de, yerdiler de. Benim konum değil bu. Tartışmalar bir noktaya geldiğinde “Nobel Ödülü”nü alanlara Bir Buçuk Milyon Dolar ödül verileceğini okuduğum gün taaa gönlümden gelen bir dua ile “ödülü alması” yönünde istekte bulundum. Söz nasılsa söylenildi, yerini buldu, amaç gerçekleşti. Hiç olmazsa Bir Buçuk Milyon Dolar Türkiye’ye girsin.

Olmadı. Nobel ödülüne layık görülmedi. Siyasi boyuta taşınan tartışmalardan belli ki ödülü organize edenler rahatsız olmuşlar ve ertelemişlerdi. “Ana dilini bilmeyen yazar” unvanına sahip dünya çaplı yazarımızın bir yıl daha beklemesi öğütlenmişti besbelli. Ekonomi bilenler, ekonomiyi yönetenler de kaçan Milyon Dolarla üzülmüşlerdi belki de. Eh memlekette sermaye sıkıntısı vardı, döviz sıkıntısı vardı, Bir Buçuk Milyon ne olursa olsun bir delik kapatırdı.

O yıl verilen ödülden sonra unutturuldu. Soğutuldu. Ödülü organize edenler profesyonel kişilikler olduğunu bir kez daha ispat ettiler.

Nobel Ödülü adaylığı bir yıl sonra yeniden gündeme oturtuldu, benzer tartışmalar yeniden yaptırıldı. Anlaşılıyordu ki, ödülü vereceklerdi. Versinler, nasılsa para ödülü Türkiye kasalarına girecekti. Ne yapalım, para paradır.

Ve büyük yazarımız! Nobel Edebiyat Ödülünün sahibi oldu. Düzenlenen caf caflı törenlerle ödülü takdim edildi.

Dünya gündemi günlerce, haftalarca onu manşetlerde konuştu.

Verilen ödülün Türkiye Bankalarına yatırılmasını nasılda bekledim haftalarca. Olmadı.

Ne oldu biliyor musunuz.

Dededen kalma villasını (yalı) sattı, oradan elde ettiği parayı Türkiye sınırları dışına çıkardı. Dünyanın sıradan bir devletinde, sıradan bir şehrinin, sıradan kişilerin yaşadığı sıradan bir muhitine gitti ev satın aldı.

Şimdi ona, sıradan hayatını, sıradan zevkleri ile birlikte sıradan sıradan yaşamasını temenni etmekten başka yapacak bir şeyimiz yok.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Bir Siyasetçi Portresinin Özeti

Birkaç kere bakanlık yapmış, en son Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı yapıyormuş. Şimdilerde yeniden milletvekilliği adaylığı için çalışmalar yapmakta, TV’lerde, gazetelerde endam etmekte, görmekteyiz sık sık.

İki aylık bir ayrılıktan sonra hanemize mülaki olduğumuzda, eşofmanlarımızı giyip kanepeye uzanarak TV haberlerini izleyelim dedik. Zaplamak adettendir ya, bizde öyle yaptık. Bir kanalda başkan bey sohbet etmekte. Sorgucunun çeşitli sorularına ince, kıvrak siyasi zekâsı ile cevaplar vermekte, izleyicilere “ne büyük adam, neler de biliyor, Allah başımızdan eksik etmesin” laflarını dedirtmeye çalıyor. Bazen gözlerini kısarak kameraya bakıyor, derin bir iç çekişi sonrası, aday olduğu ilin köylerinde karşılaştığı vatandaş portrelerini anlatıyor. Bazen kendinden emin vaziyette konuştuğunu ima edercesine sorgucunun gözlerine bakarak anlatıyor, bazen gözlerini dizlerine kaydırarak ağlamaklı oluyor, tüm ailenin giderlerini üstlenen baba edası ile fısıltılı bir sesle konuşuyor. Sesi titriyor bir anda dinleyiciler hüzünleniyor, “vay ne adam, bizim derdimizi dert edinmiş, yaşa sen” dediklerini duyar gibi oluyor. Dudaklarında beliren gülümsemeyi geçiştirmek için araya bir beyit sıkıştırıyor Necip Fazıl’dan. Ne de olsa politikacının gülümsemesi, halk ağlıyorken doğru değildir.

Sorgucudur bu, işidir, her konuyu, her aklına geleni sorar. Niye soruyorsun, bu da sorulur mu? Diyemezsin. Her soruya cevabın olmalı, her probleme çözümün olmalı, bu siyasetçinin abecesidir. Siyasetçinin yol haritasında ilk öğrendiğidir.

Tabii ki, her dinleyici istediği tiplerden olmayabilir. Bazıları karşı dururlar, aykırı fikirler, karşı söyleyişler geliştirirler, bunlar için de çözüm bulunur. Sakinlik, ısrarcılık, azim en başta gelen düsturlarıdır. Hâsılı kendilerini eğitmişler, geliştirmişler, mükemmel hale getirmişleridir. Her şeyi, her konuyu en iyi onlar bilirler.

Usta pasörlerin verdiği paslar genellikle gol olur. Bu paslara “öldürücü pas” derler. Bizim sorgucu da öyle bir soru sordu ki; aman Allah’ım, topu kapıp da sağ açıktan üç – beş rakibini alt eden ve kaleci ile karşı karşıya kalan Messi gibiydi, görmeliydiniz.

Gözlüğünü çıkardı, elleriyle gözlerini şöyle bir ovdu, gözlüğünü taktı, sağ kaşını gözlüğünün üstünden yukarı doğru çıkardı, derin bir nefes aldı. “…kahveye girdim. Herkesle tokalaştım. Ona sıra geldi uzattım elimi selam verip. Elim havada kaldı.” Hüzünlendi. Gözleri dizlerine doğru kaydı. Ağlamaklı bir halde idi, “insanız tabi, hatalarımız olmuştur.” Dedi. Derin bir iç çekti. “Hacı Bektaş Veli Hazretleri’nin dediğini yapamıyor olabilirim.” Durakladı. Sorgucunun yüzüne bakarak, ne kadar tesirli olduğunu ölçmeye çalıştı. “ ‘İncinsen de incitme’ buyurmuştu mübarek. Bizde buna uyarak karşımızdakini incitmemeye çalıştık. Sonunda ne oldu biliyor musunuz? El sıkışarak, vedalaştık, daha sonra mektup yazdı bana, özür dilemiş, ne kadar hatalı davrandığını anlatmış. İşte böyle insanlarla karşılaşıyoruz.”

Önceki yazılardan birinde bahsetmiştim. “zamanı anlamıyorlar, bilmiyorlar” diye. Tam da bunu söylemek istemişim. Hem bilmiyorlar, hem de en iyi bildiklerini düşünüyorlar. Bir kere öğrendikleri yalan-yanlış bilgileri, ömürleri boyunca ‘öyleymiş gibi inanıp, konuşabiliyorlar, anlatabiliyorlar. Üzerinde ‘tefekkür’ etmiyorlar, düşünmüyorlar, araştırmıyorlar, okumuyorlar, sormuyorlar… her şeyi sadece kendileri biliyorlar. Niye sorsunlar ki, niye araştırsınlar ki?

Hacı Bektaş Veli kelamı ne kadar da doğru, ne kadar da mantıklı duruyor siyasetçinin anlatımında “incinsen de incitme.” Artık kendisi ne anladı da öylece TV’de anlattı? Bilinmez. Sanırım ki, onun sadece oy toplama kaygısı var. Mübarek bir ismi zikredecek, onu dinleyenler O İsmin telaffuzundan dolayı kendilerinden geçecekler ve ona oy verecekler.

Derununa doğru girecek olursak, “incinsen de incitme” kelamının ‘incinme, kırılma, üzülme’ manalarını taşıdığını anlarız. Burada durmak var mı? yok tabii, öze doğru gidildikçe emir cümlesi ile karşılaşılır. “incinmeyeceksin, kırılmayacaksın, üzülmeyeceksin’.
Var git başkan var git ötesini sen akl eyle artık.

***
Soru sorma şansım olsaydı hazır bu seçim arifesinde şunu sorardım. “Hacı Bektaş terbiyesi ve öğretisi üzere hareket ettiğinizi anlatıyorsunuz. Peki. Mahkemenin verdiği bir kararı uygulayan memurun hakkında köylülerin şikâyeti üzerine, neden bu memuru il dışına anında gönder(t)diniz?

-“benim haberim yok, bilmiyorum”. Demeyin sakın. ‘Dicle kıyısında kaybolan keçinin hesabını sorun’ diyen misyon taraftarı olduğunuzu söylerler.

Not: yıldızdan sonraki paragrafı silah zoruyla yazdım.

5 Haziran 2011 Pazar

Garizzya’ya, Bir Yardım Programı

(12 Temmuz 2010 tarihinde yayınladığım bu hikayeyi, Mavi Marmara gemisinin gündeme oturması üzerine, bazı arkadaşların ısrarları ile yeniden yayına alıyorum.)

Dış İşleri Bakanlığı’nda hareketli saatler yaşanıyordu. Bakan Samurya’dan gönderdiği şifreli talimatında, “Samurya’nın bu işin dışında kalacağını” bildiriyor, bu nedenle de gemilerin hareket etmesi talimatını veriyordu. Daha önceden hazırlanan, ikisi Tarzanya’ya ait, dördü diğer dost ülkelerin sahibi olduğu gemilere hareket emri verildi. Gemiler, bir engelle karşılaşmazlarsa üç gün sonra Garizzya’ya varacak ve yardım malzemelerini teslim edeceklerdi. Gemilerde toplam 140 yolcu da, yardımların yerine verilmesini denetleyecekler, özlemini duydukları ata topraklarında iki rekat namaz kılacaklardı. İmrosil Devleti “gemilere müdahale edileceğini” açık bir lisanla bildiriyordu. Tarzanya devlet yöneticileri ise, Garizzya devletinin bağımsız bir devlet olduğunu, İmrosil’in buraya karışamayacağını tekrarlıyorlardı.

Gemiler hareket ediyorken, İzkan ve Masrun limanlarına savaş gemileri her an atağa kalkacak kartal ciddiyetinde yerleştiriliyorlardı. Savaş uçakları ise Kozna kentinin hava limanına konuşlandırılmışlardı. Tasburun limanına su altı komandaları, indirme birlikleri, kara piyadeleri, yerleştirilmişler, ilçede  güvenlik üst seviyeye çıkartılmış, Asdana’da bulunan Samurya’ya ait Yemişlik üssüne giriş çıkışlar yasaklanmış, telefon hatları kesilmiş, Tasburun ile İzkan arasındaki hava hattı her türlü uçuşlara kapatılmıştı.

Yardım gemilerinin hareket ettiği ilk gün sessizlikle geçmişti. Dış İşleri Bakanı, stratejik derinliği olan ve bu konuda teori geliştirmiş, ileri görüşlü bir kişi idi. Samurya, Bürkesel, Agmalanya.. gibi devletler arasında mekik dokuyor, gemilerinin herhangi bir tecavüze uğramaması için politikalarını anlatıyordu. “İmrosil’in müdahale edeceğini” ziyaret ettiği devlet adamları hatırlattığında da, “bizim elimiz ceviz mi topluyor” şeklinde cevaplıyordu. uykusuz geçen üç günün sonunda, yardım gemilerinin uluslar arası kara sularda, fakat İmrosil devletinin biraz yakınında olduğu bilgileri geldi.

Gemiler, Uluslar arası Kara Sularında demirlemişler gecenin geçmesini bekliyorlardı. Birden, semalardan, kulakları sağır eden, “pek çok” helikopter gürültüsü duyuldu. Kuvvetli projektörler, sabahın rehavetindeki yardım gemilerini çevirmiş, yukarıdan ağır silahlarla techiz edilmiş askerler iniyorlardı. Gemidekiler şaşırmışlardı. Kimi uyuyor, kimi geminin bir kenarında namaz kılıyor, kimi duasını ediyordu. Gemi bir anda yabancı askerlerle dolmuştu. Askerler, silahlarını gemi yolcularına doğrultmuş, gemiyi teslim almaya çalışıyorlardı. Bu arada, birkaç silah sesi duyulmuş, silah sesinden sonra “ahhhhh…” çığlığı yankılanmıştı. Gemi sakinleri, ne yapacağını bilemez bir halde, ellerine geçen her şeyi askerlerin üstüne fırlatıyorlardı. Gemi, karışmıştı. Yolculardan, şöyle iri yarı olanı, bir askeri tuttuğu gibi denize attı. Bunu gören diğer asker, silahındaki kurşunları üzerine boşalttı. Şu ileride, 19 yaşlarında olduğu anlaşılan çocuk, elindeki sapanı misketle doldurarak rastgele fırlatıyordu, yakınındaki asker, silahını üstüne doğrulttu. Askerin yüzüne baktı, gülüyordu, asker telaşlandı, gözleri büyüdü… ve silahını kustu. Çocuk, yana kaydı. Gün ışıdığında, İmrosil askerleri gemiyi ele geçirmişlerdi, kumandanları emirler yağdırıyordu. “Ölüleri şuraya toplayın” emretti. Sekiz-on asker oraya buraya koşuşturdu. Birkaç dakika sonra toplandılar. “dokuz kişi ölü” dedi. Çavuş. “iyi, iyi” dedi kumandan. Kaptana talimat verdi. “Yeni rotan İmrosil Limanı”. “ açılalım.” Sabah dokuza doğru altı yardım gemisi İmrosil Limanına giriş yaptı. Bu sırada İmrosil devlet başkanı “gemide bulanan teröristlerle İmrosil askerleri arasında çıkan çatışmalarda 9 teröristin öldürüldüğünü, altı adet gemiye el konulduğunu, gemide bulunan 131 kişinin de savaş esiri olarak tutulduğunu ” tüm dünyaya duyurdu.

Tam bu sıra da.

İzkan ve Masrun limanlarında bulanan savaş gemileri rotaları İmrosil olmak üzere harekete geçti. Tasburun limanına konuşlanan usta askerler, helikopterlerle Kasrab’ın kuzeyine indirilmişler, emir bekliyorlardı.

Gemiler, yapabilecekleri son hızla Ardenizi’ni ortaladıklarında, Cumhurbaşkanı’nın telefonu acı acı, uzun uzun çaldı. Aynı anda, Başbakan’ın, Dış işleri Bakanı’nın, Genel Kurmay Başkanı’nın, Gizli istihbarattan sorumlu Başkan’ın telefonları da uzun uzun öttü. Hiç birisine cevap verilmiyordu. Kozna Kentine konuşlanan ve geceden beri motorları çalışan F 16’ların havalanması zamanı gelmişti. Bu sırayı çok iyi bilen ve bir zamanlar birlikte eğitim çalışmaları yapan İmrosil Genel Kurmayı, Samurya’nın bu işi bitirmesini, yoksa Üçüncü Savaşın eşiğinde olduğumuzu, Samurya’ya bildirdi.

***
Tarzanya Başkenti’nin, Samurya Büyük Elçisi Başbakanlık binasına giderek; “bu oyuna bir son verilmesini”, “cenazelerin derhal verileceğini”, “yardım gemilerinin,  kendilerinin teminatında olduğunu”, “İmrosil’in elinde bulunan esirlerin sağ ve salimen teslim edileceğini”, “gemilerde bulunan yardım malzemelerinin Garizza’ya bizatihi Samurya tarafından dağıtılacağını”, “dağıtım işleminden sonra da gemilerin tesliminin yapılacağını”, “bir hata sonucu ölen mensuplarınızın ailelerine de tazminat ödeneceğini” ve “İmrosil devletinin çok üzgün olduğunu ve özür dilediğini” bildirerek taahhüt etti.
***

Ardenizi’nin ortasındaki savaş gemileri geri dönüş yaptırıldılarlar, Kozna kentinin havaalanında motorları çalışan uçaklar istop ettirildiler, Kasrab’a indirilen savaşçılar kışlalarına, evlerine geri döndürüldüler.
Samurya Devleti adına, Samurya Büyük elçisinin verdiği sözler iki gün içinde yerine getirildi.

***

“Kılcın keskin olursa, üstündeki elbiseye bakamazlar.”(Mealen-Yavuz Sultan Selim)