30 Mayıs 2011 Pazartesi

Sınırlı Kafalar

Bir başkalaşma, derin yabancılaşma, Kendi’den uzaklaşma, medeniyetin harikulade tarz-ı hayatından kopma, “zamanın buyruklarından” yüz çevirme, görme ve duyma melekelerini kaybetme, şehirde köylü hayatı, kütüphanede ancak hizmetkâr… üstüne üstlük camide mükemmel Müslüman!

Bu bizim hayatımız.

Kimseyle taşkalası olmamasına rağmen, Hak bildiği, doğru bildiğini korkusuzca haykırır, kimi zaman da haykırışları sertleşirdi. Kırıcı bile olduğu durumlar olmuştur. Fakat hiç bir durumda kendine kazanç sağlamayı düşünmez, sadece Hakkın yanında olduğunu bilen bilirdi. Eleştirileri ok gibi saplanırdı hedeftekine. Hiç tahammül edemediği, ateşle barut misali hemence patladığı anlar ise, hakikatle ilgisi olmayan sözleri, maneviyatla alakasız deyişleri, kimin söylediği belli olmayan ve Ululara mal edilen sözde cümleleri alelade kullananların, o sözleri, cümleleri “O”nlara mal etme alışkanlıklarıydı.

O kadar çoktular ki, hangi biriyle savaşacağını bile bilemiyordu. Tek tek de gelmezlerdi. Topluca saldırırlar, anlaşmışlar gibi hep bir ağızdan aynı konuyu dillendirirlerdi. Anlaşılmaz, inanılmaz biçimde haber alıyorlardı birbirlerinden. Söylenilenin yanlış olduğunu bile bile nasıl da savunurlar, nasıl da çemkirirlerdi. Mahalli yayınlar hariç yirmiye yakın gazete, dokuz civarında televizyon, üç yüz kadar dergi, binden fazla internet ortamından yayın yapan saha, o kadar büyüktüler ki, o kadar çoktular ki, yetişmek mümkün değildi. Fakat bir zayıflıkları vardı kendilerinin asla kabul etmediği, zayıftılar, sığdılar, onların karşısında söylenecek bir çift kelam susmalarını sağlardı. Korkaktılar ayrıca, sürülerle gezinenler gibi, tek olduklarında ne fikir, ne söz söyleyebilirdi. Kendi ortamlarında aslan kesilenler, sağlam duruşlu, emin insanlar karşısında dut yemiş bülbüle dönerlerdi.

En çok sevdikleri konular, bin beş yüz yıl evvel yaşanmış hikâyeleri balandıra ballandıra anlatmalarıdır. Öyle zevk alırlar ki, ağladıkları bile görülmüştür. Bu günden habersiz yaşarlar. Zamandan habersiz ve bilgisizdirler, Kur’an Ayetleri onlar için ap açık anlamlarını açmışlardır. Onların anladığı manalar dışında bir mana yüklemek dinden çıkmak için yeterlidir. Bilmezler ki, gerçekte şirk içindedirler. Kur’anı sınırlamaktalar, Allah’ın gücünü sınırlamaktalar.

Günlerden bir gün, kirli sakallı, hacı yağı sürmüş, gümüş yüzüklü, kısacık kesilmiş bıyıkları ile onlardan olduğu hemen belli olan birisi, Gökalp Dede’nin de bulunduğu ortamda bir ayet hakkında konuştu. Mealini okudu, manasını söyledi. Diğer birisi de aynı ayete farklı mana yükleyerek anlattı. “Olamaz” dedi, badem bıyıklı, “olamaz, söyledim ya manası budur, bundan başka bir şey olamaz..”

-“Sen kim oluyorsun breh, Allah’ın gücünü mü azaltıyorsun. Sana ne.” Diyerek gürledi Gökalp Dede. “Söylediği anlam yanlış mı? hayır değil. Böyle bir anlamı olabilmez mi? olabilir. Peki sen kim oluyorsun da, illede benim dediğim diyerek Kur’an ayetlerinin manasını sınırlıyorsun. Sen kim oluyorsun? O Kur’an ki tüm zamanlara, tüm mekânlara, hitap eder, cihanşümuldur. Hem bu güne hem bin yıl, bir milyon yıl sonraya hitap eder, senin kısa aklınla bu gün söylediğin açıklama peki bin yıl, milyon yıl sonra da mı geçerli olacaktır? Sakın böyle konuşmaktan. Kur’anın Koruyucusu, Onu gönderendir.”

Sırnaşarak, yalakalanarak, alttan alarak;

-“Ama biz böyle öğrendik.” Dedi.

Olabilirdi, öğrendiği yanlış ve veya eksik olabilirdi. O eksikliğe rağmen, anlamın sadece bu kadar olduğu ısrarını yapmak tehlikeliydi. Gökalp Dede’yi kızdıran da bu anlayıştı.

 Dedeyi görecektiniz. Yavrusuna kanat geren kartal gibiydi.

27 Mayıs 2011 Cuma

“Hasır Atında” Kulak Misafirliği

En özgür ortamı sunan kıraathanemizin terası hasırla örtüldüğünden, orası bizim “hasır altı” adını verdiğimiz sigara içme mekânımızdır. İşte bir gün; Sigara içmek için kaçtık oraya. Yaktık ve tüttürüyoruz.

Derken Turgut geldi. Birde o yaktı. Başladı içmeye. “Nasılsın” dedi arkadaş. “çok şükür” dedi. Turgut.

Yan tarafta bir şeylerle meşgul bir ihtiyar söze karıştı hemen;

-“Hayırdır ne diye şükrediyorsun? Bal mı yedin, baklava mı?” dedi.

-“Yoo. Bir şey yemedim.”

-“Eee, neye şükrediyorsun o halde!”

-“ Hiç bir şeye, hiç kimseye muhtaç değilim. Ona şükrediyorum.”

-“Ooooo, kimseye muhtaç değilsin. Ne güzel. Ne güzel. Ne güzel…” dedi ihtiyar.

-“Kimseye muhtaç olmayan Allah’tır. İyi, iyi… allah’lık vasfına haizsiniz demek!

-“Estağfurullah.”

-“Hem bir söz vardır hani. ‘Komşu komşunun külüne muhtaçtır.’  Diye.”

-“Evet. Öyledir.” ”Büyük bir hata yaptığımı anladım. Allah beni affetsin…”

Eğitimin böylesini de gördük işte. Dayakla, döve döve zorla öğretirler. 

26 Mayıs 2011 Perşembe

‘Kolay’dan doğruca ‘kötü’ye


 “Hz. Peygamber’in ‘sofa’ sohbetlerinden yola çıkarak, ‘külliye’ (*)kültürüne varan tefekkür medeniyeti, ilmin göz ardı edilmesiyle sonlandı. ‘Kolaylaştırınız’ emri, tefekkürü unutmayla –unutturulmasıyla-nihayete erdi. Güzelliklerden, çirkinliklere ulaşıldı.”

 Heba edilen yüz yılların birikimi medeniyet. Girmeye çalışılan ise dün bize gıpta ile bakan, hala bizden aldıklarını tüketen medenileşemeyen medeniyet. ‘İlim müminin yitiği’ idi hani? Hani, dayatılan verilerin bize ait olmayanların hemence red edildiği azamet günleri, nerede şimdiki,  biteviye kötüye gidişin baş gösterdiği cahillik dönemi.

Cahiliye dönemi ile ilmi dönem hep bir arada mıdır, iç içe midir? öyle galiba.
(*) Metin Boşnak

***
Kendini Ele Verenler;

“Yeni Müslüman olmuş biri var, biraz desteğe ihtiyacı var diye bir haber geldiğinde; sabahlardan akşama, akşamlarda sabahlara gayret ile çalışırdık.

Sokaktaki başörtülü sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Gördüğümüz her başörtülü çok kıymetli idi.”

Yenişafak Gazetesi yazarlarından Fatma Barbarosoğlu 8 Aralık 2010 tarihli yazısında söylüyor bunları. Başını örtünce Müslüman olanlar… böyle görüyorlar. Böyle biliyorlar. Başını örtmüş birini görseler hemen düşünüyorlar “yeni Müslüman olmuş biri”!
Sen herkesi iyi gör, kusuru, eksikliği kendinde ara, onların ne kadar iman sahibi olduğunu anla, kendinin onların yanında ne kadar da zayıf imanlı olduğunu düşün, böyle kabul et. El alemi kusurlu görme, kusur varsa eğer kendindedir.


Şu Cümleleri Sevdim

Sabahın olması güneşin doğmasından bellidir.
 Doğuya doğru bak. Güneşi görebiliyorsan sabah olmuş demektir.
****
“Sanat ve sanatçı mı istiyorsunuz, dua edin de belâlar yağsın üzerinize gökten! Açlıktan nefesiniz koksun! Hüznünüz olsun meselâ. Yoksunluklarınız. İncinmişlikleriniz. Güçsüzlüğünüz.”  Dücane Cündioğlu 
****
Erzurum’da vaktiyle işporta arabasında dut satan dadaşa bir adam yanaşmış, fısıltıyla, “Dutun kilosu kaça?” diye sormuş. Satıcı dadaş, “Baba niye ele eğilip kulağıma fısildirsan. Eskeriye mavzeri satmiram dut satiram, dut” demiş.
****
 “Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi hiçbir zaman özgür seçim yapamaz!..” 

“Sadece seçim yaptığını zanneder!.. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır..” 

“Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir..!” 
Friderch Wilhelm Niettzsche

****
Dünyada her millet icraatına tahammül ettiği hükümetin mesuliyetine ortak sayılır." 
Mustafa Kemal ATATURK
****
Allah’ım bana eşyayı olduğu gibi göster. (Hz. Muhammed SAV)

25 Mayıs 2011 Çarşamba

İşe koyulmak, İşi Bitirmek

Yaşlı ardıç ağacı penceremden dünyamı dolduruyordu. Hemen altına konulmuş banktaki oturma zamanlarında bir nefes huzur, hızlıca çekilipte içine, Fatiha’nın yardımı ile göğüste beliren genişlik adam akıllı sarhoşluğa yol açıyordu. Rahman ve Rahim olan’a yakarışlar, umutlar sonsuzlaşır giderdi göklerden ağan rahmet bulutlarınca. Ay, içinde alabalıkların oynaştığı havuza vurdukça, su üstünde uçuşan sineklerin avındayken alalar, yakamoz yakamoz kıvrılırken sular, uzaktaki bahçeden gelen Zeki Müren şarkıları eşliğinde ard arda yuvarlanıp giderdi kadehler…

Uzun bir tatil, up uzun bir piknik dönemi idi bizimki bitmesini hiç istemediğimiz. Yağmursuz gün geçmedi. Gök gürültüsüz gün devrolunmadı hiç.

Okumalar, tefekkürler çağına yeniden geçmeliydi, yeniden çağ açan padişahlarla aynı âlemlerde bereketli sofralara oturup âmin diyebilmeliydi.

Gün doğarken bülbüllerin çığlıkları uyandırdı, gün batarken de bülbüller uğurladı güneşi dünyadan.

Çeperleri kızıla bulanmış papatyalar, çimenlerin içinden başını göğe uzatırken, çiğ düşmüş yapraklarından çırpınarak, süzgün aydınlığın içinden arılarla buluşup, ballarını bölüştü. Hiç bir ayırım gayırım yoktu dünyada. Kıskançlık olsa idi eğer şifa yüklü kovanlar dolar mıydı sanırsın? Kıskançlık olsaydı öğretmenlerimizde hiç yetiştirirler miydi öğrencilerini,  kapkaranlık bir dünya olurdu dünyamız, yaşanmaz, sıkıntılı. Besmele ile başlayan Fatiha’nın bereketi kıskançlığı da yırtar, dağıtır gider ufuneti.

Cızırtılı hoparlöründen gırtlağı patlayacak derecede bağırarak konuşan, ne dediği bile anlaşılamayan politikacı diskurunu bitirdiğinde, köşe başındaki yerinden asla kalkmayan ve oralı olmayan köyün delisi, uzakta olmasına rağmen el işareti ile sigara ister, koşar adımlarla yanına varıp iki dal sigarayı uzatır, deli başını yere eğerek, bağdaş kurmuş vaziyetteki oturmasına döner ve eğer başını yeniden. Birkaç kişi siyasetçinin elini sıkar, sırnaşarak enselerinden sertçe tutarak çeker kendine doğru, öper siyasetçi, birkaç yaşlıca kişinin elini öper, sakallarını sıvazlar, kablolar toplanır, sanki bir milyon kişi uğurlarmış gibi kendini uzun uzun el sallar, sonra arabası yavaşça kalkar giderler. Köylü işine gücüne dönmüş, politikacı anında unutulmuştur. Adı bile geçmez bir daha.

Yaşlı ardıç, rahmet bulutlarının bıraktığı suları yapraklarından süzdü toprağa doğru, şükür dualarının kendine dönüşü gibi. Köy yeniden uyandı, köylü kalktı ayağa. Çalışmalı, çalışmalı, çalışmalı. Bahçeler, tarlalar elinde çapa, kazma, köylülerle doldu. Verimli topraklarla güreşler tutuldu, Veysel Baba’nın söylediği gibi “kazmayı vurdukça, güllerle mukabele etti toprak.” 
Bereket, bolluk iyilik, güzellik vatan sathına yayıldı.

Umudunu yitirmeyen millet, ödülünü fazlasıyla alıyordu.

Yaşlı ardıçın altındaki banka oturmuş, derin derin soluklanıyordu.

24 Mayıs 2011 Salı

Nedir, Nedendir?

Hareketsizce, susarak konuşurlardı. Aynı toprağa bakarak, aynı havayı soluyarak, aynı şekillerden süzülüp gelen şavkımanın taa ciğerlere oturan şevki ile… zamanın içinden diğer boyutlara evrilen ilmin, muhteşem çağırımlar yaptığı demlerde, konuşamamak, soramamak ne kelime… her bir hareket, her bir fısıltı ağaçlardan, derelerden, kuşlardan, böceklerden, dağlardan…  gelen. Asıl korkulacak olan Manayı İlahiyi öteleyip, anlamazlıktan gelmek olmalıdır.

Anlam bir anda anlamsızlığa bırakır yerini. Anlamsızlık, artık en büyük anlamlardan çalınmış pırlanta değeri kazanırken, yepyeni bulutsu kanatlarla ötelere, başka boyuttaki anlamlardan izler aramaya uçuşurlar. Gözler bile göremez dünyadan, dünyalıktan, duyumsama yok olur gider, his tamamen sönmüş kör olmuştur.

Böyle zamanlarda mısralar dökülür şairlerden, böyle zamanlarda müdürüne haydi bee diyerek çekip gider ayrılanlar, böyle zamanlarda unutur “eve ekmek götürmeyi”, böyle zamanlarda karşına çıkan cenazeye “nerden çıktı, ölen kim?” sorularını sorar. Böyle zamanlarda “ateşin yaktığını, suyun boğduğunu” unutur garibim, böyle zamanlarda “kuş olup gider” bulutların üstünden, sabah rüzgârı ile böyle zamanlarda selamlar gönderir…

Ya da tökezleyip düşer yere. Çırpınışlar kâr etmez, tutunacak bir el de yoktur. Son bir nefes, son bir çaba. Adam olduğunu fark ettiği anda, son nefesi ile bir dev misali gücünü toplar, ayağa kalkar. Dünyayı bile kaldırabilecek, nizamatı sağlayabilecek izanı ile ayakları üstündedir artık. Derme çatma, toplama, barakalar saray lezzetinde hizmetler sunar. “Her şey yerli yerinde”dir. Her şey yerine monte edilir. Başka baharlara seyahat vaki olanda, bulutlar çeğmelenir ormanlar üstüne. Yas vaktidir. Ney vaktidir. Cümbüş vaktidir.

***
Güneş doğmuş, epeyce yükselmiştir. Acele ile yapılan kahvaltı sonunda iş başı yapmak üzere evden çıkılır. Sokaklar kalabalık, trafik sıkışık, belediye otobüsleri tıklım tıklım, ter kokusu kısa da olsa yolculuk sırasında rahatsızlık verici, koşuşturmalar, bağırmalar, küfürler, asık suratlı telaşlı insanların hoyrat davranışları…

Gün başı, gün sonu.

Bir hayat böylece devam ede gidiyor du.

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Siyasetçilerimiz

Siyaset konulu konuşmalar da;

Ne bir letafet bulunur ne de mana.

Siyasiler nasıl ki dinleyenlerin ne istediğini anladıktan sonra onların istediklerini söylerlerse, olması gerekeni olduğu gibi değil, dinleyicinin istediği biçimde dillendirirlerse başarılı olmaktadırlar. Tüm dinleyenlerin üniversiteli kürsü sahipleri olmadığını anladıkları anda siyasiler başarılı olmaktadırlar. Halk ne istiyor dan önce, halkın istediklerini halk nasıl duymak ister? Bunu anlamaları ve buna göre anlatmaları lazımdır. Tecrübelere göre, Menderes, Demirel, Özal, Erdoğan bunu yapmışlardır. Doğrular değil, halkın duymak istedikleri!  Doğruları nasıl olsa uygulayacaklarını düşünürler. Önce oy alınıp iktidar olunmalıdır.

Peki, burada bir riyakârlık yok mu?

Sana ne be kardeşim riyakârlıktan, ne diye karıştırıyorsun. Senin işin siyaset. Siyasetin kurallarından birisi de doğruları değil, dinleyicinin nasıl duymak istediğinin tespiti ve onların söylenmesidir. Sen bu kurala dikkat et. Gerisine karışma.

***

Eskiden bir rengi vardı, kendine has. Bıktı bu yıllarca taşıdığı renkten, görünümden. Gitti bir hayalhanede yeni elbiseler buldu kendine. Geçti aynanın karşısına şöyle bir süzdü kendini. Vay bee.. diye geçirdi içinden. “Ne de yakışıklı oldun kerata.”

Bu giysiler içinde nice semtlerde dolaştı, bir başına de değildi hani, dostları arkadaşları, hemşerileri, eski rengindeki unutulmaya yüz tutmuş tanışlar, yeni urbaları içindeki aynılarını giyinmiş tanışlar… Derken karısını memleket idaresini düzenleyen en üst kurumda, hatırı sayılır bir göreve itekleyiverdi. Kendisi de akıl hocalığı yapar oldu. Ballı, börekli iktidar sofralarının birinden kalkıp birisine koşturuyordu. Akıl bu bedava da olmazdı ya.

Bir gün Twitter’de şöyle bir ileti yayınladı:

- Sahi neden korkuyoruz? Bölünmekten mi?

Buna bir cevap yazmalıydım. Şöyle dedim

- Korku bizden ırak, üzerinizde durak olsun…

Hiç bir şey söylemedi. Sustu. Bir şey yazamadı. Üstelik profesör dü.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

İyilik Yap Denize At

Numan o geceyi dışarıda geçirmiş, Ankara Nisan’ının  serin üşütücü gecesi içinde bir oraya, bir buraya dolaşıp durmuş, ev sahibinin sokağa bıraktığı bir-kaç parça (yatak, çaydanlık, üç beş kitap, defter… basit öğrenci eşyaları) eşyasının başından da uzun süreli ayrılamamıştı. Sabahı etmişti lakin kahvenin açılması gecikmişti. Oysa nerden bilsin di kahve kaçta açılır. Ona zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Tan yeri atmak üzere iken bir karaltı gördü ilerlerden. Bu gelen şöylece tanıştığı arkadaşı Şencan idi. “Selam” diyebildi. Tir tir titriyor du. Karşılık verdi Şencan.

-Ne haber ya. Bu saatte ne işin var, üşümüşsün, gel gel kahveye gidelim.

-şurada eşyalarım var. Diye bildi Numan. Hikâyesini anlattı. Ev sahibi eşyalarını evin önüne koymuştu ve geceyi oracıkta geçirmişti.

Kahvede birer çay içtiler. Isındılar.

- Hadi. Dedi Şencan. Eşyalarını bize taşıyalım. Çıktılar. Yatağı, kitapları aldılar. Diğer işe yaramaz eşyaları orada bıraktılar. Şencan’ın öğrenci evine taşıdılar.

Numan Okulu bitirene kadar iki yıl bu evde kaldı. İnşaat mühendisi olup, stajı bittikten sonra da İstanbul’a yakınlarının inşaatlarında çalışmaya gitti.

Herkes işine gücüne yerleşti, ev bark, çoluk çocuk sahibi oldu. Demek ki Numan Şencan’ın evine taşınalı otuz beş yıl geçmişti.

Numan öyle çalışkandı ki, gecesini gündüzüne katıyordu. İstanbul emlak piyasasında iyi bir yer edinmiş, tanıdıklarının yanında geçirdiği beşinci yılın sonunda da kendi işini kurmuş ve ilk işini güzel bir semtte bulduğu arsa sahibi ile sözleşme yaparak almıştı. Çok da iyi para kazanmıştı. Hani derler ya. Yürü Ya kulum denmişti bir kere. Büyüdü, büyüdü, büyüdü. Son zamanlarda İstanbul’da, Ankara’da, Bursa’da inşaatlar yapıyordu. Devletin en büyük konut idaresinden durmadan işler alıyordu.

Şencan evliliğinden bir erkek evlat sahibi olmuştu. Çocuk sosyal bilimler okumuş, muhasebe, bilgisayar, konularında kendini yetiştirmişti. Bu arada askerliğini de yapmış bitirmişti. Sekiz aydır evde oturuyor, işsizlikten dışarı çıkamıyor, dışarı çıkamayınca da iş bulamıyordu. Bir gün Şencan’ın aklına geldi Numan. “Arasam da şu oğlana iş verse” diye düşündü. Arkadaşlarından telefonunu tespit etti ve aradı. Çocuğun durumunu anlattı. Sinir buhranları geçirebileceğini söyledi. Çocuğun mağduriyetini anlattı. Uygun bir iş verebilirse memnunluk duyacağını zorlanarak da olsa söyledi.

- "Bakalım". Dedi Numan."Ben seni ararım."

Bu konuşma üzerine sekiz ay geçti. Numan hala arayacak.

10 Mayıs 2011 Salı

Bu Ne Haldir?

Bir tembellik bir tembellik, sormayın.

Blogspot sitesi mahkeme kararıyla kapatıldığı günden buyana bir satır bile yazmak içinden gelmez mi insanın? gelmedi. Ha bu arada bir haftalık kendin pişir kendin ye usulünde bir tatil kotardık, sabah kalk akşama kadar yemek, temizlik işleri ile meşgul ol, akşamları yorgunluktan hemence yat, ertesi günü yine aynı işler. Eee neresi tatil bunun? diyeceksiniz. Ne yapalım fukara tatili işte. Yersen.

***
Kuzey Afrika ve Arap Yarımadasında işler iyice karıştı. Halk diktatörlerden kurtulmak istiyor. taht sahipleri statülerini korumak. Bavullarla kaçırılan milletin zenginlikleri, saraylara yapılan ağır silahlarla saldırılar… Türkiye’miz için tarihi önemde olan Suriye karmaşası. Esed’ler iktidarı korumak niyetinde. Türk Dış Politikası zafiyet geçirmekte. Ortadoğu ülkelerinde itibar kazanan Türk Politikası yoluna taşlar konulmakta, Türk Milletinin tökezlemesi istenmektedir. Yedi düvel diye anılan düşman birlikleri adeta Büyük Orta Doğu Politikasının tahakkuku için elbirliği ile Müslüman halklar üzerinde tahakküm sevdasındalar… bu badireden soğuk kanlı politikalarla çıkılmalı. İleri sürülen piyonlara karşılık Suriye, İran ve Türkiye kartları ile ağır darbeler indirilmeli. Dış İşleri Bakanı Sayın Davutoğlu bütün kalemlerin ittifak ettiği ilim adamlığı ve politik duruşunu göstermeli ve bu badireden çıkılmalı. Yalakaların hayasız yalakalıklarının ve onların sözlerinin kulak ardı edilerek…

***
Yıllardır Usame Bin Ladin ile oyaladı durdu ABD. Kendisi yetiştirip, kendisi sürdü piyasaya. Afganistan işgali sırasında da işe yaramadı değil tabii. Kendince bir uyanış sergiledi Usame. Sonra da ülkesinden başlayarak diğer Müslüman ülkelerden taraftar ve savaşçı topladı. Ordusunu güçlendirdi. Dünyanın her tarafında saldırılar yapabilecek güce erişince de ABD tarafından tehlikeli bir terörist olarak deklare edildi. 11 Eylül saldırıları ile düşmanlık zirve yaptı. Hedefte Irak vardı. Kısa süre içinde Irak işgal edildi. Bir buçuk milyon insanın ölümüne neden olan işgal yıllarında eli kanlı katiller, Afganistan’da, Pakistan’da, Yemen’de, Mısır’da, Sudan’da, Tunus’ta, Suriye’de, İran’da ve Türkiye’de boş durmadılar. Hem Usame’nin militanlarını kullandılar bu ülkelerde, hem de Usame düşmanlığını körükleyerek iki taraflı fayda temin ettiler.

Seçimler yaklaşınca da ABD’de Usame’nin ölüm emrini verdiler. Yılardır içlerinde yaşayan, böbrek hastası olan ve kendi hastanelerinde diyaliz tedavisi yapılan Usame’yi bir gün ağır silahlar ve helikopterlerle gelip evini alt üst ederek öldürdüler. Kanlı resimlerini Amerikan halkına gösterdiler, halk düğün bayram yaptı. Kararı verenler kahraman ilan edildi. Siyasette kazanmak adına…

***
Ülkemizde yakında seçimler yapılacak. Siyasi parti temsilcileri propaganda çalışmalarına çoktan başladılar. Sokaklar parti flamaları ile donatıldı. Afişler şehirlerin bilboardlarını süsler oldu, liderler en baba vaatlerini bir biri ardına sıralıyorlar, birbirlerini en ağır biçimde eleştiriyorlar… ilginçtir, halk seçim meçim düşündüğü yok. İlk defa böyle bir ortam yaşıyorum. Kimsenin umurunda değil seçim. Halk içinde ne tartışma, ne seçim tahmini yok yok yok. Hayırlara gelsin inşallah. Bu halkın depolitizesi midir, yoksa halkın bıkkınlığı mı? anlamak zor. Geçmişte ne kavgalar, ne tartışmalar yaşanırdı halk içinde.


İnsanların bu durumunu gören siyasiler ve (sanırım dış güçler) siyaseti dizayn etmek üzere, nereden ve kimden geldiği belli olmayan bir takım ahlaksız kasetleri internet aracılığıyla yaymaktadırlar. Birisi diğerini alt etmek istiyor, meclise girmeleri yasaklanıyor adeta. Bir ahlaksızlığı yapanın, halini bir başka ahlaksız deşifre ediyor, ne uğruna? Siyasette kazanmak adına.

Bu ahlaksızlıklar hakkında Fıkıh Alimlerinin bir değerlendirme yapması gerek, fakat burası Türkiye, alim sıfatlı kişiler kendilerinin zararlarına da olabilecek hiç bir yoruma giremezler.

***
Bir tembelliktir bir tembelliktir, sormayın.