25 Ocak 2011 Salı

Salih Tuna

Yazılarında hep dalga geçer, küçümser, alaylı cümlelerle AKP karşıtlarını ti’ye alır. Hayatının hiç bir döneminde demokrat olamamasına karşılık “en azından böyle bir gösterge göremedik”, yeni denilen liberallerimizin de tazyiki ile demokrasi havarisi kesilir birden bire. Tek özelliği kelimeleri yan yana getirip güzel cümleler oluşturabilmesi. Kendisine mal ettiği “Şinasi” de olmasa güncel politik eleştirilerini okuyacak “yandaş” da bulamayacak. Sakallıdır. Giyim zevkine sıfır not verilir, uzun boyu ile televizyon ekranında hemen fark edilir. Konuşması zayıftır. Kurduğu cümleleri yazısı gibi değildir. Kendisini dinletmeyi beceremez. Mantık silsilesini konuşurken kaybeder. Buna rağmen devlete ait televizyonlarda program yapmaya devam eder. Tek önemli özelliği “yandaş” adlandırılmasıdır. Ekmeğini yandaşlığına borçludur.

Yazılarında, küçüklüğünden itibaren aldığı sakat ve yanlış bilgi ve inançların resmi her zaman vardır. Bildiğini zannettiği bilgilerden başka yeni bir düşünceye sıkı sıkıya kapalıdır. Bu nedenle iktidar muhaliflerini alaylı cümlelerle eleştirir. Sanırım imam Hatip Liselidir. Aydınlanmış İmam Hatiplilerle bir ilişkisi yoktur. Karanlığın içinde gözlerini dünyaya, hakikate kapatmıştır. Esir edilmiş beyinlerdendir. Nefsini esaret altında büyütmüş, geliştirmiş hala daha esir nefse sahiptir. Esarette Cuma namazının kılınmayacağını bilir, fakat şeytanını secde ettirmekten kaçınır. Nefsin esaretinin secde ile sona ereceğini belletmemişlerdir. Hür değildir. Hayatının hiç bir döneminde özgürlüğü tatmamıştır.

Bir kaç gün önce yazdığı bir yazısında; “hayatın anlamının peşine düşen Norveçli bir mühendis arar sorar ve en sonunda hayatın anlamını bilen ‘ulu bilge’nin yerini öğrenir. ‘Ulu bilge’, Himalayalar’ın zirvesinde yaşamaktadır.”  Diyor yazar. Nedense bu insanların “Ulu Bilge”leri hep insanlardan uzakta, dağların zirvelerindedir. Öyle öğretildiği için olsa gerek. “yaratılmışı Yaratandan ötürü” sevdiklerini söylerler, fakat Yaratılmışın “Bilge”lerine kendi dünyalarında yer bulamazlar. “O”nların yeri Himalayalar’ın zirveleridir. Tabi o zirvelere çıkmayı akıl edemedikleri için, oralara çıkmaya cesaret edemedikleri için de O,”Ulu Bilge”lerden hep mahrumdurlar. “Hayatın anlamı nedir, uzun mesele! Şu kadarcığını söyleyebilirim ama: Şayet mutluluk için hayatın anlamı aranıyorsa, salaklığın muntazam bir mutluluk kazandırdığı besbelli. Değil mi CHP’li Şinasi.” Cümlesi ile yine hakaret ederek bitirir yazısını. Hep böyledir zaten. Küçük görme, alaya alma, dalga geçme tek becerisidir. Bu tür yazılarına devam ettikçe de yandaşı olduğu siyasi âlemde prim yapmakta, sanırım ki paracıklarını sarıp sarmalamaktadır.

Şimdi ödünç alarak kendisine hitap edelim. Mesele AKP den kurtulmak değildir Şinasi. Mesele, iktidar koltuklarında oturan AKP’ye mümkün mertebe aklımız erdiğince, dilimiz döndüğünce muhalefet ederek doğru yolu göstermektir. İnançlarımız, düşüncelerimiz bizi bu yolda yürümeye sevk etmektedir. Bu camiadan bizim servet kazanmak gibi bir derdimiz de yoktur. Böyle olunca kendimize ait olan, kendimizin geliştirdiği fikirleri rahatça söyleyebilir, muhalefetimizi de ona göre geliştirebiliriz. Biliyoruz ki senin böyle bir derdin yok.

Ancak, sanki Salih Tuna’nın da artık bu iktidardan kurtulmayı düşündüğü sonucunu çıkarıyoruz. Pejmürde hayatının düzene girmesi bu hükümetin gitmesiyle olacaktır. Çünkü şimdilerde kazandığı parasını gönlünce yiyememektedir.

Geçenlerde Twitter’de sordular ve Kenan Çamurcu cevapladı, Salih Tuna hakkında; “Muhafazakâr iktidar zamanlarının rehavetinden haz alanlarından. Mücadele zamanlarında yoktu, nevzuhur bir gazete yazarı. Ne yazdıklarını merak etmediklerimden…” herhalde Tuna’nın bu sözlere diyecekleri vardır. Biz tanımayız eskilerden. Ama Çamurcu o camianın adamı, söyledikleri önemlidir. Ne diyor: “Mücadele zamanlarında yoktu.” İşte bizde bunu söylüyoruz. Hayatlarının hiç bir döneminde mücadele içinde olmadılar. Hayatlarının hiç bir döneminde demokrat olamadılar. Muhafazakâr iktidar döneminde de ceplerini doldurmakla meşguller. “nevzuhur gazeteci” lafıyla ne anlatıyor Çamurcu? Bunu Salih Tuna’ya sormalı “sen nevzuhur bir gazeteci misin Sayın Şinasi/Tuna?”

19 Ocak 2011 Çarşamba

Stadyum Islıkları

Evimiz şehir stadyumunun çok yakınındadır. Her hafta sonu amatör spor karşılaşmaları, iki haftada bir de şehir futbol takımının müsabakası olurdu. Kalabalıklara alışık yaşadık hayatımızı, gürültülere alışık, sloganlara alışık. Sırasında kavgalara tanık olduk, kanlı bıçaklı, kimi zaman silahlı. Islık temelidir protestonun. Islık kardeşidir alkışın. Kopan ıslık tufanından gol atıldığını, diğer bir ıslık sağnağında golün kaçırıldığını, kesik kesik gelen tiz ıslık gürültüsünde rakip takımın gol attıını, ıslığın gülme krizlerini andıran şeklinde rakip takımın gol kaçırdığını anlardık. Öyleki ilk biz öğrenirdik sahadaki oluşagelen futbol sonuçlarını, hatta ailecek sahadan gelen ıslık ve gürültülere göre nelerin olduğunu tahmin yarışması yaptığımız bile olurdu.

Amigo ünlü bir futbolcu kadar ünlüdür, hemen her takım için. Orta saha elemanı, savunma oyuncusu ne kadar önemli ise amigoda o kadar önemlidir, futbol takımı için. Nasıl idare eder, nasıl yönlendirir kalabalık seyirci kitlelerini. Eminim ki, tüm yöneticiler kıskanırlar amigoları. Hayrandırlar ona, kitleye hâkim olma özellikleri için. On binlerce seyirci güruhu bir gözleri ile onu takip ederler, bir hareketi emirdir onlar için.

Tribünlerin idaresi amigoya bırakılmıştır. En önemli orta alan idarecisidir her zaman. Onun hareketleri ile seyirci kalabalığı hareketini sloganını, hareket tarzını, bağırış notasını, bir anda değiştirir. O dur sahanın tek hâkimi. Ne derse odur. Bir hareketi ile her şeyi değiştirir. Sahada top koşturan futbolcular bile onun yüreklendirmesiyle nice savaşları kazanmışlardır.

***

Wikileaks belgelerinde açıklandı. Tunus Başkanının karısı vaktiyle fakir bir kuaförmüş, başkanla evlendikten birkaç yıl sonra çok zengin olmuş. Bu haber gündeme oturunca, Tunus Halkı arasında kulaktan kulağa bir nakış gibi işlendi. Duymayan kalmadı. Bütün millet içten içe kıskançlık, haset ve iştahla hırsızlığın açıklanması ve gereken cezaların verilmesini ister oldular.

Yüksek mektep bitirmiş fakir mi fakir bir Tunuslu, namus timsali, gurur, haysiyet timsali fakir bir Tunuslu. Bu fakir, ekmek parası kazanmak, çocuklarına bir dilim ekmek götürmek için, bir cadde kenarına küçük bir tezgâh kurar ve ıvır zıvır satmaya başlar. Polis gücü Fakir Tunuslunun kanunlara aykırı hareket ettiğini belirterek fakiri döver, döver,döver.. Onuruna yediremez fakir. Bir gün çıkar dışarı insan kalabalıkları arasında yakar kendini. Gün bu gündür. Olan olmuştur. Fakirin kendisini yakma olayı dilden dile, kulaktan kulağa, ondan buna, şundan ona derken tüm ülke ahalisi tarafından duyulur. Birinci bayanın hırsızlıkla, kazandığı zenginliği ve Fakir Tunuslunun ekmek parası uğruna kendini yakması birleştirilince öfke sel olur setleri yıkar geçer.

Öfkeli gençlik ve işçiler başta olmak üzere, tüm Tunus halkı Başkanı protesto ederek, görevlerini bırakmasını istemektedirler. Onunla da kalmıyor, mutlaka yargılanması, lazım gelen cezaya çarptırılması gerektiği halk içinde yayılmakta, yayıldıkça da öfke zirve yapmaktadır.

Derken başkan dayanamaz. 23 yıl kan kusturduğu halkını bırakıp, ülkesini kaçarak terk eder. Yıllar boyu kendisini kullanan dostları yatacak bir yer bile vermemişlerdir.

***

Galatasaray Futbol Takımının maçlarını oynaması için tahsis edilen stadın açılış törenlerinde: spiker   “Başbakan”ın sahaya teşrifini duyurur mikrofondan. Nasıl olduğu anlaşılamayan bir uğultu kopar, protesto ıslıkları bütün geceyi kaplar. Memleketin önemli bir habercisi, köşe yazarı, kitap yazarı, haber sunucusu, demokratların önde gideni…”eyvah” der. Kendince bir tedbir düşünür, hemen orada “sansür” gelir aklına. “alın sesi” emrini verir, bu emir yayını izleyenlerce duyulmuştur. Naklen yayında bulunan televizyondan artık saha ıslıkları kesilmiştir. Türkiye rahatlamıştır. Olayları kapatmıştır eksik aklınca.

***

Başbakan stadı terk etmek zorunda kalır. Etrafı ile birlikte çıkarlar. Morallerinin bozuk olduğu her halinden bellidir. Türkiye’nin başbakanı ıslıklanmış, protesto edilmiş olacak gibi değildi. Terk ettiler.

***

Daha sonraki günlerde ıslıklı protestoların “organize” olduğu Başbakan tarafından açıklandı. “ama orada bir organizasyon var mı? açıkça söyleyeyim bir organizasyon var ve bunu da kimse son zamanlardaki bazı spesifik olaylara mal etmesin.” Demiştir.(Gazeteler).

Eğer söylenildiği gibi “organize” ise, organizatörü bulup çıkarmak, millete göstermek, dava açmak, yargılamak devletin görevlerindendir. Bunu beklemek de bizim hakkımızdır.

Ama öyle görünmüyor. Spontane oluşan bir olay gibi görülüyor. İşte korkulacak durum. Spontane oluşan hadiseler çığ gibi büyür. Kontrol altına alınamaz. Eş zamanlarda Tunus’ta yaşananlar doğrular niteliktedir. Organize olmasını arzu etmeleri bundandır. Ortada amigo yok. Kitleler kendi hallerinde demokrat haklarını kullanarak ıslıklamada bulunmuşlardır.

Bu arada ağanın oğlu ev satmaya, çalığın oğlu petrol sondalamaya devam ediyordu.

Pahalı cipleri ile yandaş iş adamları ticareti ile meşguller idi. Zenginliklerinin kaynağı bir türlü açıklanamıyordu.  Galatasaray taraftarı oldukları tahmin edilen küçük bir grup ıslık çalarak, Almanya’da emsali 85 milyon dolara mal edilen, benzerinin yapılarak kendilerine armağan edilen 300 milyon dolarlık statda protesto etme haklarını kullanarak tatminlerini artırıyorlardı.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Kısa...Kısa...

İşte budur dedim. Değerli Profesör Metin Boşnak ; ”Küresel Tapınak,Yerel Rahipler ve Hipnoz başlıklı yazısında;

“Globalizmin tapınaklarında her şey satılıktır.
Tapınakların kendisi de!
Parayla alınan her şeyin yanına bir bedava tanrı…”

Devamını okuyamadım yazının. Zaten gerekte yoktu. Küreselleşme müritlerini açığa veren, onları tam anlamıyla anlatan bu sözlerden başka cümlelere gerek yoktu. Sat. Sat. Sattım. Yanına bir adet tanrı. Promosyon olarak bedava.

***

Yine Metin Boşnak “Mehdi’yi Beklerken” isimli yazısında;

“sisli zamanlarda belirir silüeti.
Sıkıntı zamanlarının alametleridir Mehdi beklentileri.
Sıkıntıları Tanrıyı çözdürmek çabası.
Bu arada Tanrı’nın gücünün Mehdilere aktarma eğilimleri.”

İnternette gezinirken Şeyh Kıbrısî nam zatın adına faaliyet gösteren bir site ile karşılaştım. Sitedeki videolardan Şeyh Ahmet Yasin isimli bir kişinin ‘vaaz mıdır, hutbe midir, konferans mıdır?’ bir konuşmasına takıldım. Adı geçen kişi; “Şerif”, “Seyyid” olduğunu da söyleyerek.

 “2024 - 2026 yıllarında mehdi’nin geleceğini, kendisinin gördüğünü, bildiğini, tanıştığını, onun askeri olacaklarını, Mehdi -İsa- aleyhisselamın arkasında namaz kılacaklarını, onunla birlikte aynı sofrada oturacaklarını filan anlatıyordu.” Dinleyicileri göz yaşları içinde…

Tanrı pazarlamasının başka biçimi. Vicdansızlığın bu kadarı da görülmemişti. Allah korkusu yok, utanmak yok… Sahibine havale ediyorum.

***
“Ekranda okuduğumda tüylerim diken diken oldu, “Haşa” dedim, Kelime-i Şahadet getirip iman tazeledim.”

Ne zaman söylüyor yazar bu sözleri;

“TRT’de bir program adı: “Futbol her şeydir”.

Cümlesini okuduğu zaman. Mecidiyeköy Stadyumunda da okumuş aynı cümleyi.

“Bir İslam ülkesinde böyle bir slogan mı olur?
“Allah ne der? Diye sormaz mı insan?”
“Ak Partinin “Her şey Türkiye için” sloganını da tehlikeli buluyorum, onu da Müslüman’a yakıştıramıyorum, ona da “Haşa” diyorum.”

Peki niye böyle söylüyor yazar?

“Türkiye canımızıdr, ama canımızın üstünde de değerler var.
Allahu ekber.
La havle ve la kuvvete illa billahi'l aliyyi'l azîm.”

“Her şey” sözünü, mukayese ediyor yazar. Kim ile mukayese ediyor. Allah ile. TDK internet sitesinde “şey” kelimesinin karşısında  “Madde, eşya, söz, olay, iş durum vb.nin yerine kullanılan, belirsiz anlamda bir sözşeklinde açıklama var. Sanırım Yeni Şafak yazarı Hakan Albayrak sözlüğe bakma zahmetine katlanmamış. “İman tazelemesi” iyi bir alışkanlık. Tavsiyemiz, beğenmediği cümlelerle karşılaşınca yaptığı iman tazeleme işini itiyat haline getirmesi ve biteviye yapmasıdır.

Münezzehiyeti tertemizdir. Hiç bir “şey”in gücü kirletmeye yetmez olduğu bilinmelidir.

***

“Özgür olsaydım yazar olmazdım” diyor. Aktivist Hilal Kaplan 21.11.2010 tarihli Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan röportajında.

Aynı gazetenin yazarı Prof. Hayrettin Karaman Hoca 19.11.2010 tarihli yazısında ise; insan bu hedefi gerçekleştirebilmesi için hür olması ve elinde bazı imkânların bulunması gerekir. İşte İslam’da insan hak ve hürriyetleri, bu hedef göz önünde tutularak verilmiş, hürriyetin sınırları da buna göre çizilmiştir.” Demektedir.

Kaplan ise, özgür olmadığı için yazar olduğunu söyleyebilmektedir. Ne kadar acı, ne kadar esef verici bir durum. Hem özgür değil, hem yazar! nasıl oluyor bu?

Esasen Kaplan, bir şifreyi açık ediyor. Esir yaşadılar, esaret altında büyüdüler, çocukluk çağlarından itibaren lüzumsuz bilgi ve korkularla beyinleri daraltıldı. Düşünme yetileri ellerinden alındı. Gerçekten esirler. Gerçekten özgür değiller. Aferin Kaplan’a. Doğruyu söylüyor.



***
İslam tarihi araştırmacısı Prof.Dr. İhsan Süreyya Sırma’nın bir yazısını okudum. 9 Ocak tarihli Yenişafak gazetesinde. Vaktiyle birlikte çalıştıkları İbrahim isimli arkadaşı terki dünya eylemişti. Çalışmalarından, ortaklıklarından, hatıralarından filan bahsettikten sonra arkadaşının ölümüne sözü getirir. Sonra da Gaziantep Mezarlığına defnedilecek olan arkadaşını; “son yolculuğuna uğurlamak için” Gaziantep’e gider. Arkadaşının “cenaze namazını kılınca, ölümün bize ne kadar yakın olduğunu, fakat buna rağmen ne derecede gafil olduğumuzu bir daha hissettim.”  Der. “onu mezara koyup üzerine toprağı atınca, o anlatılmaz duyguyla gidip geliyordu ellerim. Sevdiklerimin üzerine taş-toprak atıyor, üstelik bu taş-toprağı düzeltmeye çalışıyordum. Aynı duyguyu başta rahmetli babam olduğu halde, Dâr-ı Bekâ’ya intikal etmiş olan bütün sevdiklerimi toprağa teslim edip o “meçhul alem”e gönderince de hissetmişimdir.”  Sayın hoca yazısını her canlının ölümü tadacağını bildiren ayet ile sonlandırıyordu.

Bir ilahiyat Profesörünün değil de, bendeniz gibi sıradan bir kişinin edeceği sözler bunlar. Sevdiklerinin üzerine toprak atmak, sevdiklerini, arkadaşlarını gömmek… ne cahilane laflar bunlar. Ücra bir köyde imamlık yapan zavallı bir kişinin sözlerine benziyor. Zaten böyle olsaydı biz de bu yazıyı yazmazdık.

Yazık ki, ilahiyat profesörü. Besbelli ki, talebelerine de böylece öğretiyorlar.

Şöyle diyelim. Hocam, hocam… Gaziantep Mezarlığına gömdüğün arkadaşın değildi. Mezara gömdüklerin sevdiklerin, baban, arkadaşın değildi.

2 Ocak 2011 Pazar

Türk, Devlet, Fitne

En önemli özelliği “devlet kurmak” tır Türk’ün. Ben Türk’üm diyebilen her insanın genlerine işlenmiş, şifrelenmiş bilgiler demetidir, devlet kurmak. Zamanı geldiğinde de kurduğu devletin şeklini, prensiplerini, sistemini değiştirmekte ustalıklarındandır. Yeter ki zamanı gelsin. Sonu görüldüğü anda diğer bir devleti veya aynı devletin devamını aynı zamanda kurma, tedavi etme, restorasyon dönemi ve çalışmaları anında başlar. Bu çabalar arasında karşılarına çıkan her türlü kuvvete acımasızdırlar. Ve, bu çalışmalarını yaparken milletine güvenir. Allah’a dayanır. Düşman kesinlikle ayrılmıştır. Zalimler, fitneciler, fasıklar uzaklaştırılmışlardır. İşine konsantre olmuşlar, dünyayı itelemişlerdir.

Kurulan devlet ve devlet işleri sistem içerisinde, bir düzen içerisinde hayatiyetini devam ettiriyorken, bazı aklı evveller güya demokratik haklarını kullanarak eleştiri dozlarını artırmaktalar alabildiğince. Maksatları eleştiri de değil. Maksatları kendilerine ait kabul edemedikleri devletin şeklini, sistemini değiştirmek istemeleridir. Ancak, bunu erkekçe, açıkça söyleyememektedirler. Güya edebi yazılar içine zehirlerini sıkıştırmaktalar, okuyanlar dikkat kesilmezse açıktan anlaşılamamaktadır. Fakat, izi de okuyan beyinlerde kalmaktadır tabi. Bu günlerde ‘yandaş’ tesmiye edilmektedirler. Acısı da ‘İslam’cı olarak anılmaktadırlar.

Şu satırları okuyalım;

Bazı kavramların, kurumların artık geçerliği kalmadığını görmezden gelmek, acaba onlarla yüzleşmekten daha mı kolay görünüyor?

Vaktiyle bazı zorunlulukların bize dayattığı ve o günün şartlarının yürürlüğe soktuğu kurumların, kavramların bu gün geçerliği kalmadığını görmemize rağmen, hâlâ onların yükünü sırtımızda taşımaya bizi zorlayan etmen ne olabilir? Sakın onları fetiş ve dogma haline getirmiş olmayalım?

Eğer o fikirler (milliyetçilik, laiklik, devletçilik, ülkelerin sınırları vb.) fetiş ve dogma haline getirilmişse, artık biz onlara değil, fakat onlar bize tasarruf etmeye başlamış demektir. Biz o fikirlere değil, o fikirler bize hâkim olmuş ve o fikirler bizi yönetiyor demektir.

Bu ölü fikirleri, bu ölü ilişkileri, bu ölü sırıkları sulamanın şimdi tam zamanıdır. O fikirlerin karşıtlarını üretmek, verimlendirmek için...” (*)

Yazarını sonra verelim. Önce değerlendirmemiz.

Ne yapmak istiyor bu yazar? hangi taşı atarak kimi vurmak istiyor? devlet kelimesinden ne anlıyor. Bir düşman ülkeyi yıkmak, parçalamak,  ele geçirmek üzere uygulanabilecek projelerdir bunlar.

Vaktiyle “zorunluluklardan” dayatılan milliyetçilik, devletçilik, laiklik, ülkelerin sınırları gibi fetişler -putlar- artık, bugün yürürlüğü kalmamış, ortadan kaldırılması gerekiyormuş. Bunlar şimdi ölü fikirlermiş. Bu ölü fikirlerin karşıtların üretilmesi için çalışılmalıymış. Çalış bakalım. Nereye kadar başaracaksın ve son sekiz yıldır başardıklarınızı da üstüne ekleyelim. Nereye varacaksınız? Unutmamalı ve utanmalısınız. Doğrudan Atatürk’e saldıramayan bu zavallılar, onun kurduğu cumhuriyete, kurumları vasıtasıyla saldırmaktalar. Şuna bak, milliyetçilik, devletçilik, laiklik, devletin sınırlarına takmış kafasını. Çalışalım diyor, bunların yerine getirebileceğimiz ne varsa getirelim. Bu devleti yıkmanın ve istediğimiz düzeni kurmanın yegane yolu bu gibi görünüyor.

Yandaş diye buna diyorlar işte. Kafası çalışmıyor. Kaleminin ucuna ne gelirse, düşünceye vurmadan yazıp geçiyor. Bir de mahir ki sormayın. Edebi girizgâhla yazıyı okunur hale getiriyor. Zavallı. Devletçilik olmadan nasıl devlet kuracak, ülke sınırlarının olmadığı, her gelenin geçtiği, her geçenin gittiği, bırakınız yapsınlar felsefecileri. Milliyetçilik, doğrudur. Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasında asıl etmendir. Fakat yazarın söylemek istediği bu değil ki, bırakın Türk Milletini, Arap Milleti usulü üzerine göre yaşamak, sistemimizi ona göre kurmak olduğunu söyleyin, bakalım milliyetçilikten dem vuracak mı? maksat Türk olmasın da hangi millet olursa olsun. Türk’e düşmanlar. Bir türlü kendilerini Türk olarak göremiyorlar, Türkiye sınırları içinde doğmak, belki de kendine Türk diyen bir ana-babadan dünyaya gelmek bunlar için çok çok aşağılık ve utanılacak bir şey.

Haydi yüzleşelim bakalım. Devleti kaldıralım. Yerine neyi ikame edeceksin. Sınırları kaldıralım yerine nasıl bir sistem ikame edeceksin. Milliyetçiliği kaldıralım yerine ümmetçiliği ikame edebileceğini biliyorum. Laikliği kaldıralım yerine hümanizmayı mı getireceksin. Bunlara cevabımız var. Söylemeyiz ruhsatımız yok. Çok erken. Benim merakım sen ne söyleyeceksin.

Bindiğiniz demokrasi treni buraya kadar mıydı? Size göre demokrasinin sonu mu geldi? Değiştirmek için şimdi tam zamanının geldiğini söylediğiniz, devletin kuruluş ve işleyiş prensiplerinin neden bu kadar düşmanısınız? Niçin ahali içine fitne yayarsınız? Milliyetçiliği, laikliği, devletçiliği ve ülke sınırlarının -put- haline geldiğini söylerken, sakın kendi putlarınızın daha büyük olduğunu anlatmak istemiş olmayasınız. Olabilir. Kendinize tapınacak olarak yarattığınız putlarınızdan kurtulamadığınız için, başkalarının ideallerinin -put- laştırılmış olduğunu ileri sürüyorsunuz. Hastalıklı bunlar. Hasta bunlar. Yazık ki, tedavisi zor.

Kimse Türk’e devlet kurma dersi vermesin.

(*) Rasim Özdenören, 02 Ocak 2011 Yenişafak