30 Ekim 2010 Cumartesi

Bu bir eleştiri değildir

İki profesör, iki cümle, iki hareket ve bir yorum.

Önemli bir siyasi aktörün özel doktorluğundan, büyük bir üniversitenin rektörlüğüne terfi eden kıymetli bir bilim adamı, twitter denilen, başka bir söyleyişle sosyal medya namıyla ünlenen sanal alemde; “Problemleri çözmek için zihin açıklığı yetmiyor, gönülleri açmak lazım, bazı gönülleri de ashmak lazım” gibi bir ileti yazmıştı. Tabii profesörlük ünvanı kolaylıkla alınmıyor. Vardır bir hikmeti diyerek şöylece cevapladık. “Hoca sizsiniz, ben hazırım. Açın gönlümü”. Başka nasıl cevap verilebilir? Doğrusu cevap olsun diye değil, samimi bir istekte bulunmuştum. Fakirin bu talebine herhangi bir karşılık gelmedi. Hoca o kadar meşgul ki, belki de görmemiştir. Görmemiştir deyip geçemeyiz. Madem, “gönüllerin açılması” ile ilgili bir mesajı gönderiyor, o halde bu yöndeki talepleri de cevaplandırmalı, muhatabı, muhataplığından dolayı hoş görmeliydi.

Tamam, twitter aleminde  anlamsız, anlamının bilinmediği, lüzumsuz bazı mesajlar yok değil di. Fakat konu edinilen zatı muhterem, ilmine irfanına güvendiğimiz ki, bu nedenle mesajlarını takibe aldığımız, önemli bir bilim adamı olması hasebiyle görmezden gelmemeliydi, çünkü biz gönderdiği mesajı “gönüller açılır” şeklinde okumuştuk.  Eğer böyle değilse, hocanın yazdığı mesajın anlamını bilmediği sonucu çıkar ki, hiçte böyle düşünmüyoruz. Yoksa bilmiyor mu?

 Talebimizi görmezden gelmekle, fakiri güçsüz, zayıf ve küçük gördüğü bu nedenle cevap vermeye layık görmediği şeklinde yorumlayabilir miyiz? kendisini de büyük ve erişilmez görüyor olabilir mi? olsun, biz zaten hocayı büyük, güçlü ve erişilmez gördüğümüzden mesajlarını takibe almıştık. Bu demek olur ki, kendimizi de zayıf ve küçük görüyorduk.

Gönül; “Hak'kın konağı”. Çocukların oyunundaki beş taş değildir. Hem ne demişler “kaldıramayacağın yükün altına girme”.

Efendim, ikinci vakamız yine aynı ortamda gerçekleşti. Tesadüf bu ya, o da profesör. Kısa yollu bir tartışma içerisinde, “kadınların itaatkâr” olmasıyla ilgili bir Kur’an ayeti yazdı mesaj olarak. Bu konuya yirmi kadar eleştirel mesajlar yazıldı. Hoca kimisine cevap verdi, kimisini es geçti. Bendeniz de; “Anladım. Gazete manşetlerini anlayamayan beyinler, Kur’an Ayetlerini şıp diye anlayabiliyorlar. Yuh olsun bana”. Şeklinde bir cevap gönderdim. Birkaç dakika sonra sevgili profesörümüz fakiri takip edilecekler listesine kaydetti. Gönderilen mesajı okudu, değerlendirdi ve “bir şey” yaptı. Eksik olmasınlar, bizi mutlu bahtiyar ettiler.

Görmezden gelmediler, ezmediler, kendilerinin daha büyük olduğu zehabına kapılmadılar, “sen kimsin ki?” demediler, ezmeye-horlamaya kalkmadılar, mütevazi bir insan haliyle, fakire değer verdiler.

Yolunuz açık, gönlünüz ferah, ufkunuz geniş, Güzeller yoldaşınız olsun aziz hocam.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Himmet Amca

Değme mimarları, değme inşaat mühendislerini cebinden çıkartır, onunla bina-yapı hususunda kimse yarışamazdı. Sadece, arsayı görsün yeter Himmet Amca. Oraya yapılması gereken binayı bir anda gözünde canlandırır, birkaç güne kadar gerekli planları çizer bitirirdi. En kısa zamanda işe başlar, planlanan sürede kesinlikle teslim ederdi. Sadece, ev sahibinden neleri istediğini sorar, kaç oda, kaç banyo, mutfak, kiler, bodrum… buna göre ihtiyaçları arsa üzerine yerleştirirdi. Kasabada altmışa yakın ev ve işyeri yapmıştı. Her biri birinden güzel sanatsal yapılar. Kimi iki katlı, kimi tek, avlulu, teraslı, düz damlı, ayvanlı, bodrumlu, cumbalı, dış boyaları bile hepsinde farklıydı. Kasabanın hangi yönündeki arsa ise, güneşin durumuna göre dış cephesi boyanırdı. Yan yana gelen inşaatlarda ise, diğerine başlarken yeni felsefeler geliştirilir, bu düşüncelere göre yeni tür boyalar aranırdı. Himmet amca’ya “yaa, aynı mahalde aynı yöne bakıyorlar, kaldı ki sen şu binayı yaparken, sarı ile ilgili ne fesefeler yaptın, neler demiştin. Şimdi niye farklı bir renk kullanıyorsun?” deseler. Yeniden başlardı felsefe, mantık ve renkler hakkında konuşmaya. Arsa seçimi, binanın tipi, kullanım alanının tespiti ve hatta renkler bile matematik idi Himmet Amca için.

Yapı sanat enstitüsünü bitirdikten sonra iki yıl, babasının arkadaşı Mimar Hakan Bey’in yanında çalışmış, sonra askere gitmişti. Askerlik hizmetini de birliğin inşaat işlerinde tamamlamış dı. Tezkere dönüşü “başkasının yanında çalışmam, kendi iş yerimi açacağım” diye tutturmuş, babası, evinin yanındaki soğan, maydanoz ektikleri alana bir kulübe yapmasına müsaade etmişti. Bu kulübe de işini yapacak, herkesin gıpta ettiği binaları bu atölyede başaracaktı. Böylece başladı kendi işini yapmaya. Başladı ama iki yıl kimse iş vermedi ona. Ekibini kurmuş, temelci, betoncu, demirci, duvarcı, sıvacı, çeşmeci, elektrikçi, marangoz… ekip tamam ama iki yıl boyunca iş yok.

İlk işini komşuları Haydar Efendi verdi. Bahçenin arkasında bir ahır yaptırdı. İş olsun da. Önemli değil. Ahır çok güzel oldu. Sekiz adet büyükbaş hayvan, iki at, bir eşek, birkaç koyun için mükemmel bir ahır yaptı. Çok da kısa sürdü. Hayvanları hep aynı yöne bağlanacak şekilde yerleştirdi, böylece tersleri de aynı yöne yapılacak. Meyilli yapılan yol vasıtasıyla da, tersler yukarıdan verilen su sayesinde ahır dışına taşınacak, dışarıda da bir çukurda toplanacaktı. Haydar efendinin öylesine hoşuna gitti ki, kasabada anlatmadığı kimse kalmadı. Daha inşaat bitmeden kasabalı sıraya girdi adeta. İkinci ahırı da böylece aldı ve zamanında bitirdi. Bu arada yanına aldığı bir kalfa ile diğer ahırları yaptı. Bazılarına kendisi hiç gitmedi bile. Kalfasına o kadar güvenmişti. O da sağ olsun yüzünü kara çıkarmadı. Adına kötü bir laf getirmedi.

Hele ilk ev inşaatını aldığında görecektiniz onu. Kendini göstermenin tam zamanıydı. Ne gerekiyorsa, ne isteniyorsa, ne lazımsa bir bir yaptı. Ortaya öyle bir ev çıktı ki, her ev yaptıracak kişi ona müracaat edecekti. Temelden çatıya kadar her metre karesinde el emeğini koydu. Tam istediği gibi bir eser çıkmıştı ortaya. Avludan giriliyordu eve. İki basamaklı bir çıkış merdiveni, önde ayvanı, öyle bir cümle kapısı koymuştu ki, kapının ustasını sır gibi sakladı. Eve girilince küçük bir hol, sağ tarafta büyük bir mutfak. Salon dikdörtgen biçiminde, geniş camlı, camın önünde denizlik, yanda bir misafir yatak odası, içeriden merdivenle üst kata çıkılıyor. Yukarıda üç oda, bir banyo, odalardan birisinde banyo var, her odada yüklük ve gömme dolaplar. Çatı katına yine merdivenin devamından çıkılıyor. Çatıda büyük bir oda. Tam çalışma odası. Geniş, ferah, rahat. Odanın yanı ise kiler. Kalabalık bir ailenin tüm ihtiyaçlarının depo edilebileceği büyüklükte ve düzende. Her şey düşünülmüş bir ev. Görenler sıraya girdiler adeta. Hatta oturdukları evi yıktırıp yeniden yaptıranlar bile çıktı.

Himmet amca ile çalışan tüm ustalar hayatlarından memnundu. İşsiz kalmıyorlardı. Paralarını da tıkır tıkır aldıklarından sözünü ikiletmiyorlar, işlerini de gayet titizlikle yapıyorlardı. Her bir usta, Himmet Amca için bulunmaz bir nimetti. Hepsi işinde usta, hepsi de titizdi. Yapılan her inşaatta onların payı büyüktü.

Çalışan işçi ve ustalara sıklıkla “biz ekmeğimizi, bu taşlar, toprak, bu tuğlalar, bu ahşap, bu demir, bu harç la kazanıyoruz. Ekmeğimizin kendimize ait, bizim olabilmesi için gereken dikkat ve özeni göstermeliyiz. Her bir tuğlayı severek yerine koymalıyız. Her bir çiviyi bilerek isteyerek ve severek çakmalıyız.  Her gün harç karılırken, ilk su verilirken herkes o anda orada bulunacak. Herkes ekmeğine bakar gibi harca bakacak. Herkesin o harçta bir damla suyu, bir kürek kumu bulunacak. El birliği ile işimizi başaracağız. Şunu unutmayın ki, bu binaların içinde canlar yaşayacak. Onlar yaşadıkları her anda bizleri anacak, bizlere dua edecekler. Sakın unutmayın. Eğer bir tuğlanın yanlış konulduğunu düşünürseniz, hemen sökün onu. Yenisini doğru düzgün ve usulüne uygun şekilde koyun. Malanız güzellikle dolsun, şakülünüz fırıncı küreği gibi doğru ve hassas olsun, işinizi gönüllü yapın…” “Her kim hastalanırsa veya canı sıkkın olursa bana haber versin. Canı sıkkın, morali bozuk kişinin yaptığı evde oturulmaz. Bizim evlerde huzur olmalı, mutluluk olmalı, sevgi olmalı. Sevgi ile harcı karıp, tuğlaları ördükten sonra da burada oturacak canların mutluluğu sonsuz olur. Onların huzuru bizim dikkatli çalışmamıza bağlı, ha seveyim sizi, ha kardeşler…işimizde eksiklik olmasın, “her şey tas tamam olsun”, bizim yapacağımız küçücük bir hata Allah korusun büyük facialara neden olabilir.”

Himmet Amca, yaptığı evlere peşin peşin huzuru monte ediyor, onun yaptığı evlerde oturanlar da  huzur içinde, yaşamlarını idame ettiriyorlar dı. Mutluluğun bir şartı da yaşama alanları idi. Mimarlara duyurulur.

22 Ekim 2010 Cuma

Boyacı

Avukat arkadaşım Murat’ın bürosundayız. Arkadaşım dedimse öyle günlük görüşen, buluşan, konuşan türden arkadaşlardan değil, yılda bir iki kez ancak. Hafta sonuna denk getirilen ziyaretlerden olduğu için, vakitte müsait uzun soluklu teatiler… memleket meseleleri, bazen edebiyat, sanat, filimler, kitaplar üzerine konuşmalar. Büro çalışanları diğer odada, onlara bir rahatsızlık da vermiyoruz. Bize iştirak eden, çalışma masasının yanında bulunan etajerin üstüne yerleştirilmiş kafesteki kanarya. Bazen susuyor. Ötmesi için çabalasak da hiç oralı olmuyor. Bir de başladı mı, susmak bilmiyor. Kaç türlü ötüyor,  konuşuyor gibi. Hangi müzik parçasını seslendiriyor? yanık yanık, derinden, içli mi içli, hangi ustadan öğrendi bu dertli hıçkırıkları.

Bir müvekkili girdi odaya. Kasım bey. İş adamı, ticaretle uğraşıyor. Birkaç dosyası birden varmış Murat’ta. Çeşitli ticaret davaları. Kafesin yanına oturdu. Hasbihalden sonra, parmağını kafesten içeri soktu. Kuş kaçtı. “Gel gel” dedi. Parmağına kondu kanarya. Diğer parmağı ile kuşun gıdığını kaşıdı hafifçe. “Görüyor musunuz renkleri” dedi. Mavi, sarı, yeşil, kırmızı, gri, beyaz, siyah… bir milyon renk. Parlak renkler. Kanarya ötmeye başladı. Elini çekti. “Size bir boyacının hikayesini anlatayım” dedi. “cennet mekân Faik Baba’dan dinlemiştim.” “komşularının bir göz odası varmış, kiraya verirlermiş. Bir gün bir adam gelmiş kiralamış. Bir yatak yorgan, bir tencere tabak ve bir kafesi varmış. Kafeste bir kanarya. Adam sabah-akşam odadan hiç çıkmaz, durmadan -boyacım-,-boyacım-, -boyacım- da -boyacım- diye, konuşur, bağırırmış. Hiç durmadan devamlı tekrar ettiği için, dikkatlerini çekmiş ve rahatsız da olmuşlar hani. Ev sahibi bir gün kapıyı çalmış. Adam buyur etmiş. “ya-hu demiş, nedir bu boyacım da boyacım. Figanları. Rahatsız ettin bizi. Ya sus, ya da devam edeceksen evi boşalt. İçeri buyur etmiş ev sahibini. Kafesin yanına almış. “Bak ağa”. Demiş. “Şu kuşun boğazındaki  boyayı görüyor musun.” “evet, görüyorum” demiş, ev sahibi. “ben” demiş, adam. “Ben, işte o boyayı oraya vuran Boyacı’ya aşığım. Ne yapayım.” Demiş. Ev sahibi bin pişmanlık ve şaşkınlık içinde özür dileyerek çıkmış. “Allah’ın garibi işte”, dokunmayalım diye karar almışlar. Hikaye bu kadar. Kasım beyin gözünden bir damla yaş aktı.

“Ne güzel” dedi. Avukat Murat. “Görmesini bilene her yerde”.

Bütün “güzel isimler”, bütün renkler, bütün şekiller Ondan. Ve O. Görmesini bilene. Boyacı da O, Marangoz da O.

“Herkesin yöneldiği bir yön vardır”, sizin kiracı da yönünü bulmuş, ne güzel. Yönsüz değil. “hayırlara koşmak” mühimdir. Kimseye bir zararı olmayan “Hak Dostu”.  “O halde yalnız beni anın” buyruğuna uyuyor. “Bütün güzel isimler O’nun” olduğuna göre. Mesele de kalmıyor.  “Kendi” halince, hallenip istenilen yöne de “yönlenilince” yol kendiliğinden bulunuyor. Bu yolun meyvesi bol bol hüzün. Hüzün meyvesi, hem hüznü artırır, hem zevki.  “zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler” bilimince de artık yerleşirler, ayrılamazlar. En doğrusunu “bilen” bilir.

Sohbet uzadıkça uzayacağa benzer. En iyisi bir virgül koymak. Dendi. Daha sonra buluşmak üzere selamlaşıldı.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Bir Gece

Odanın köşesindeki kütüğün üzerinde bulunan lambanın camını alıp, önce bir ucundan hohladı, mendilini çıkartıp geniş ağızlı yerinden mendilin bir ucunu soktu, mendili çevirerek itekledi, diğer tarafından çıkan mendilin ucunu tutarak iki taraflı çevirdi. Lambanın camı temizlendi. Muhtar çakmağını çaktı ve lambayı yaktı. Camı yerine oturttu. Lambanın yaydığı titrek ışık doldurdu odayı. Odadaki ışık hareketleri masal şehrine iltica etti yaşam alanını, her hareket duvarlara yansıyan gizemli cümlelere dönüştü. Gündüzden odun istiflediği sobayı ateşledi. Sobanın hemen yanında bulunan mindere oturdu. Elerini sobaya doğru uzattı. Kurumuş odunların çıtırtısı duyuldu. İyice ısındı. Minderini çekerek sobadan uzaklaştı. Lambayı yanına aldı. Yarım bıraktığı kitabı alarak kaldığı sayfayı açtı. Okuma gözlüğünü taktı. Dışarıda tatlı bir esinti sesi duyuluyor, rüzgârın sesine zaman zaman köpek havlamaları karışıyordu. Okuyamıyordu. Nerden nereye diye düşündü.  Kitabı, açık sayfaları arasına küçük bir kâğıt parçası koyarak yana bıraktı. Bir sigara yaktı. Soba keyiflice yanıyor, ısıtmaya devam ediyordu. Dışarıdan bir iki kişinin geçtiğini ayak seslerinden anladı. Oralı olmadı. Ahırdan eşek anırtısı geldi, oralı olmadı. Köpek bir kediyi kovaladı kedi acı bir feryat bıraktı oralı olmadı. Uzaklarda bir noktaya takıldı gözleri, “Bismillahirrahmanirrahim” sadece kendisinin duyabileceği bir sesle döküldü dudaklarından. Dünyanın yaydığı gurultular, fışırtılar, gürültüler, sesler gecenin kör dehlizlerinde kayboldu. Kesif bir sessizlik kesti cihanı.  Gözleri yumuldu, kalbinin çırpıntısını, damarlarındaki kanın akışkanlığındaki sesi duyabiliyordu.

Lambanın solgun ışıkları, duvarlarda titrek şekiller, dağlar, ırmaklar, ormanlar, bulutlar meydana getiriyor, girdiği koyaklarda kaybolup, tekrar dünyevileşmeye evrilen İnsan kalbinden medeni bir oluş fışkırıyordu. “Estağfurullah-el-azim”. Varlığın sahibi, var olanın, bir, bir olanın diri olanın aşkı ile bir. Tohumun gövdeye, gövdenin başağa duruşu gibi. Nerede ne zaman okumuştum hatırlamıyorum. “Ben vazgeçmeler ustasıyım” diyordu şair. Kim söylemişti, hatırlamıyorum. İşte “vazgeçmeler ustası” karşımda duruyor. Vazgeçmeler ustası. Koyaklara, dehlizlere, karanlıklara, dağlara, ormanlara… rağmen korkusuzca durmadan ileri… “vazgeçmeler ustası”. Her karşılaştığı muazzam cennet köşelerine bakmıyor bile. Viranelerden muhteşem yapılı şehirlere. Tarih ve sanatın mükemmel uyumu ile imar edilmiş, kültürün damla damla, tülbentten süzülerek imara tebdil edilen şehirler. Dönüp kendine baktı. Şehir Adem’in Vücudu idi. Şehir İnsandı. Kainatta ne varsa İnsanda da vardı. İnsan, alemin özü, kainatın özeti değilmi idi.

Yoruldu.

Diğer köşedeki yatağına gidecek gücü bulamadı. Yorganı çekti üzerine. Kıvrıldı yattı.

8 Ekim 2010 Cuma

Hac Mevsimi

Ne görüyorsan onu yazacaksın, onu anlatacaksın. Ne bir fazla ne bir eksik. Şekiller, renkler, kullanıldıkları yerleri, ne için oraya konulduğu, nasıl yapıldığı, niye yapıldığı, kullanıcılarının kimler olduğu, imalatında hangi malzemelerin kullanıldığı, kimleri gördüğün, gördüklerinin görevleri… ne bir fazla ne bir eksik. Anlaştık mı?

Sabit ayağa yerleştirilen fotoğraf makinesinin vizöründen baktım. Kareyi tam olarak görüyordum. Yavaş yavaş etrafta nelerin olduğunu seçmeye başladım. Şekiller canlandı. Renkler belirdi. Bana en yakın nesneden uzağa doğru gidildikçe görünen en uzaktaki nesneye kadar her bir şey adam akıllı görülüyordu. Şekilleri, renkleri, malzemeleri…

***

1-Karenin sağında önde görülen , üçgen biçiminde, kırmızıya boyanmış bir nesne. Çamurdan yapılmış. Pişirilmiş, sırlanmış. Yol tarif ediyor. Gidilecek istikameti belletiyor. Bahçeye girildiğinde otomatikman ilk görülen o. Yönlendiriyor.

2-Hemen arkasında kare biçiminde, yeşil boyalı bir levha üzerinde beyaz renk tercih edilmiş yazı, şiire benziyor. Pirinçten kesilmiş. İyice seçilmeye başladı, üzerinde Yunus Emre’den bir beyit var. “Ben gelmedim davi için/ Benim işim sevi için/ Dostun evi gönüllerdir/ Gönüller yapmaya geldim”. Kavganın yasak olduğunu anlatan güzel bir beyit. Buraya gelenler, sevginin izlerini sürecekler. Ulaşıp ulaşamamak kendilerinin sorunu. Yollar gösteriliyor, anlatılıyor.

3-İki nesneye çapraz olarak yerleştirilmiş beyzi bir taş-kaya parçası. Maviye çalar renkli. Yorulanların üzerine oturarak dinlenebileceği tabure görevi gören kürsü. Hemen yanında küçük bir musluk. Sızıntı şeklinde su akıyor. ‘İçilebilir’ yazısı tozlanmış tabelasından okunabiliyor. Görüldüğü kadar, musluktan şerbet mi desem, şarap mı desem tam anlaşılamıyor, buz gibi sular mı. oraya oturup da içmeyen yok. Her içen kişi rüyaya dalar gibi, esrik, umarsız. Bakışları başkalaşıp, baktığını görüp göremediğini anlamaya çalışıyorlar. Gördüklerini seçenler, anlayanların yüzlerinde tebessüm beliriyor. Tadılan, yaşanılan zevk vücutlarında sonsuz bir iştihaya dönüşüyor. Doyumsuzluk…

4-Sol önde çocuk pusetine benzer gri renkli bir araba. Bahçeye girerken üstlerinde bulunan giysilerin çıkarılıp içerisine konulduğu bir araba bu. Hemen yanında yeni elbiseler. Model ve renk seçimi kişiye kalmış. Mecburiyet yok. Çeşme başında “su”yunu içen sarhoşlar burada elbiselerini çıkarıyorlar, temiz ve yeni elbiselerini giyiyorlar. Çıkardıkları elbiseleri ise temizlenmek için götürüyorlar. Dönüşe hazırlanması için. Giysi değişim anında atıştırmak için kenarda bulunan tepside soyulmuş meyveler, kanepeler, dilimlenmiş çeşitli ekmekler, reçeller… açlığını yatıştırmak için.

Üst-baş değişiminden sonra, her iki yanında serviler ve kara dut ağaçları ile süslü yolda yürünecek. Güneş, servilerin yapraklarından süzülerek yolu ışıtıyor, ısıtıyor aydınlatıyordu. Kara dutlar parmak büyüklüğünde yetişmiş, dallardan sarkıyordu. Al beni ye, dercesine.

6-Arkasında, bacası tüten bir ev, besbelli misafirlere yemekler pişiriliyor. İki katlı, derli toplu yapılmış ev. Giriş kapısının üstünde büyücek bir balkon, ortada masa ve etrafında iskemleler, insanlar oturmuşlar, konuşuyorlar. Yan duvarları sarı, ön duvarı açık mavi boyalı. kapısında ihtiyar bir kadın yerde oturuyor. Misafirlerin geldiğini görünce ayağa kalkıyor. Güler yüzle selamlıyor. Kibarca yol gösteriyor. Mihmandar. Evin içinde neler olduğunu göremiyoruz. Ev de otuz yıl mı, kırk yıl mı kalıyorlar? Neler konuşuluyor, nasıl yaşıyorlar, insan ihtiyaçlarını karşılamak için yapılması gereken işler nasıl paylaşılıyor belli değil. Her girene göre değişen süre. Evden çıkanlar görülebiliyor. Evin sol ilerisinde, ellerinde uzun bıçaklar -pala- bulunan insanlar var. yapılması gereken son görevleri anlatıyorlar. Bıçakların üzerinde kırmızı lekeler, taze kırmızı lekeler, kan izleri. Dışarı çıkanlardan bazıları koşarak arka kapıdan çıkıp gidiyorlar. Bazıları ise uzun bıçaklı adamlara doğru giderek önlerinde uzanarak upuzun yatıyorlar. Ne yaptıkları pek seçilemiyor. Bir müddet sonra ayağa kalkıyorlar. Biraz ileride mavi puset içindeki elbiselerini giyiyorlar. Gelirken ki üstlerinde bulunan elbiseler. Anlaşılıyor ki, biraz önce önlerine uzandıkları uzun bıçaklı adamalar, uzayan sakallarını ve saçlarını kesmişler. Tıraşlarını olmuşlar, temizlenmişler. Buraya gelirken ki giysilerini giydiler ve yukarı doğru yürüdüler…

7- Tıraşlarını olmuşlar, elbiselerini giymişler, ellerinde küçük hediyeler usul usul yürümekteler. Yürüyüş yolunda çeşitli meyvelerin bulunduğu ağaçlar, yol kenarında sık sık çeşmeler, kiminden şerbetler, kiminden çeşitli şaraplar, kiminden soğuk sular akmakta. Yolun sağında ve solunda yol tarifi yapan yardımcılar. Yürüyüşçüler sohbet ederek, şakalaşarak, hatıralarını anlatarak heyecan içinde adımlarını atmaktalar. Bu sonsuza kadar sürecek bir yolculuktur. Her ağacın meyvesinden tatmak, her çeşmenin ikramından almak, her yol tarifçisinin bilgisinden istifade etmek gidiş yolunun kısaltılması için gerekliydi ki, yürüyüşçülerin tamamı bu kurala uyuyordu.

***

Bahçeye giriş yapanlar, dinlenenler, yemek yiyenler, eve giriş yapanlar, balkonda dinlenenler, evden çıkanlar, tıraş olanlar, elbise değiştirenler… bu süregiden bir döngü. Biteviye oluş.

***

8- yürüyüşünü tamamlayanlar arkalarda görülen kapıdan dışarı çıkıyorlar. Bahçe duvarının dışında onları bekleyenler var. Hasretle kucaklaşıyorlar. Geldikleri araçlara binerek oradan uzaklaşıyorlar. Evlerine doğru, dünyaya doğru..görevlerini yapmak üzere…

***

Yedinci günün sonunda ödev kağıdını ‘Hoca’ma teslim ettim. Teslimden üç gün sonra Hoca notları okudu. “Sıfır” vermiş.

Gözlerimi kapattım. Derin bir uykuya vardım…

1 Ekim 2010 Cuma

Ağa, Oğlu ve Maraba

Ağanın oğlu dursun, silahını doğrulttuğu kişinin üstünden bir türlü çeviremiyordu. Bağırıyor, küfür ediyor, dövünüyordu. Niye? Diye bağırdı. Tetiğe bastı. Adam duyulmayan bir bağırtı bıraktı semaya. Yere düştü. Kan akıyordu ve yere yığılan köylünün hırıltılı sesi çıkıyordu.

Dursun silahı elinden bırakmadı. Ağanın oğlu. Yanında oturdu yaralının. Silah elinde.

Bir saat kadar sonra jandarma komutanı ve askerler indi cemseden. “Silahını bırak dursun”, dedi kumandan. Dursun silahı yana bıraktı. Ayağa kalktı. Ellerini uzattı. Kelepçelediler.

Kan ter içinde ağa koşarak geldi olay mahalline. “Dursun”. Dedi. “Dursun. Ne yaptın.”

Ağlayan gözlerle baktı dursun babasına.

Cemseye bindirirlerken, ağa; “komutan, ne olur bu çocuğun hali?”,

Komutan bir ağaya baktı, bir yerde can çekişen yaralıya. “adam öldürmeye tam teşebbüs” dedi komutan.

-“Adam mı” dedi ağa. “Ne adamı.” “O, marabadır, bir maraba ne zamandır adam oldu?”.

Yaralıyı aracın uygun bir yerine hırpalamadan yatırdılar, komutan faltaşı gibi açılmış gözlerini ağanın gözlerine dikerek, “araç bin” komutunu verdi. Karakola doğru yol aldılar.