31 Ağustos 2010 Salı

Bir Başörtüsü Tartışması

26 Ağustos tarihinde Kanal Türk televizyonunda dört kişi tartışıyorlardı. İkisi sanırım özel olarak yetiştirilmişler, diğerlerine göre daha gençler. Bakışları kindar, konuşana saygılı değiller, dinlemesini de konuşmasını da kinleri üzerine kurmuşlar. Her ikisi de başörtüsünün okullarda serbest bırakılmasını, bunun bir demokratik hak olduğunu söylüyorlar. Hakarete vardırdıkları oluyor fikir münakaşasını. Program yöneticisi de bakışlarıyla bu kişileri destekler vaziyette. Bu gençlerden birisi, okula giremeyen başörtülü kızlarla birlikte, memurların niye başlarını örtemediklerini, doktorların başörtüsü ile neden hastanelerde hizmet veremediğini, niçin başörtülü bir milletvekilinin olmadığını filan anlattı durdu, öc alma duygusu hem de üzerine almış olduğu görevi yerine getirme sorumluluğu ile. Demek ki, başörtüsü sorunu, sadece Üniversitelere giremeyen başörtülü kızlar için değil, aynı zamanda bu kızların doktor, avukat, hakim gibi meslekleri de başörtüleriyle yapabilmeleri, hatta bu kardeşlerimizin başörtüleriyle milletvekili dahi olabilmeleriydi. Dedim ya, bunlar sanki özel yetiştirilmiş provakosyan ekibinden di. Olabilir. Söyleyebilirler. Hakkıdır fikirlerini açıklayabilmek.

Fikirlerine değer verdiğim, önemli çalışmalara imza atmış Prof. Dr. Ümit Özdağ da tartışmacılardan birisi. Sıra kendisine geldiğinde başörtüsü ile ilgili fikirlerinden istifade ettik. “Öğrencilerim arasında baş örtülü kızlar var. Ancak derslere peruk takarak girebiliyorlar, belli oluyor tabii. Nasıl ki, bir kadının başı örtülü diye muayenesi yapmamazlık edilemeyeceğine, göre bu hizmet alandır, o halde üniversite den hizmet alan bir öğrenci olarak da kızlar başörtülü olarak derslere girebilmelidirler. Milletvekiliği bir meslek değildir, temsildir bu nedenle de başörtülü milletvekili olmalıdır….” Kulaklarıma inanamadım. Haydi siyasetçiler oy potansiyellerini artırmak hesabına konuşabilirler diyelim. Ya, Siz ey Profesör. Ya, siz. Unvanınıza saygılı olun. Aklın, bilimin, medeniyetin, fikrin, tefekkürün, asrın hakkına söyleyin bakalım, anlattıklarınıza inanıyor musunuz, yoksa birilerinin hoşuna gitsin diye mi böyle söylüyorsunuz.

Bu memlekette neredeyse yirmi yıldır bu konu tartışılıyor. Ya siyasilerimiz ya da konu hakkında pek de bilgili olmayan kişiler televizyonlarda ahkam kesmekteler. İlim adamlarımız nerede? münevverlerimiz nerede, İlahiyat Fakülteleri neden kurulmuş, oralardaki profesör ünvanlı kişiler ne günleri beklerler, ne diye bu tartışmayı sonlandırmazlar.

Türkiye’miz ılıman iklim bölgesinde bulunmaktadır. Tartışma da tam buradan çıkıyor. Eğer ülkemiz Arabistan gibi sıcak bölgede veya Kutuplar gibi soğuk bölgelerde bulunsaydı, örtünme ile ilgili hiç bir tartışma olmayacaktı.

Devletler kanunları ile, töreleri ile, teamülleri ile vardır. Halk, Kanunlara uymak, devlet Kanunları uygulamakla yükümlüdür.

Başlarını örten kızlarımızın, başlarını neden örttüklerini tek tek soralım. ‘İnançlarım böyle emrediyor’, diyeceklerdir. Kalıplaşmış, ezberlenmiş bir söz. Hiç bir değeri yok. İnançlarını dinleyelim bakalım, nerede var baş örtüsü, hem de üniversite tahsilleri pahasına. İLİM TAHSİLİ FARZDIR. Bu farzın önüne hiç bir hüküm geçemez. Çünkü ilim kendisidir. İlmin kaynağı kendisidir. Kendisini tahsil etmek, kendisini öğrenmenin önünde ne gibi bir engel bulunabilir? olsa olsa siyasilerin, menfaatperestlerin cahilane hükümleri. Eğer kızların başlarını örtmesi, bu masum kızlarımızın dediği gibi inançların gereği ise, ilimden uzak kalmak neyin gereği? bu konunun iyice öğrenilmesi, anlatılması, insanımızın aydınlatılması koca koca profesörlerimizin borcudur. İlimden uzak kalan kızlarımızın vebali ise onlara bu yanlış fikirleri öğreten, bu yanlış inançları zerkeden kendini bilmezlerindir.

Sayın Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın ‘HOCA’lık hakkı için konuşması, görüşlerini bir kere daha gözden geçirmesi gerektiğine inanmaktayız. Yerlerde sürünen bir demokrasi anlayışıyla devletin yönetilemeyeceğini en iyi kendisinin bilmesi, ilim tahsil etme özgürlüğünün, baş örtme özgürlüğünün önünde olduğunun gözden ırak tutulmaması, okullarda kürsüye, salonlarda mikrofona, TV’lerde ekrana her çıkışında hayatta düstur edilmesi gerektiği inancındayız.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Tasnif ve Yabancılaşma

“Şimdi koca koca aydınlar “Kürtler/Türkler” tasnifi yaparak iç savaş tehlikesinden bahsedebiliyorlar! Halbuki o tuhaf tasnif ve tanımları, “bin yılın yabancısı” çözümlemeleriyle iç savaşın fitilini yakıyorlar da haberleri yok! Ne tuhaf!.. (Salih Tuna 02.08.2010 Yenişafak)”

Hay, yaşayasın Salih Tuna, biz söylesek faşist, darbeci, Kemalist, Ulusalcı, gerici, değişimden yana değil, Kürt düşmanı, kafatasçı, zihinleri karışık, demokrasinin önünü kesmek isteyenler, korkak, anti Kürt’çü, geçmişiyle ve kendisiyle yüzleşemeyen, geri zekalı, statükocu..hemen aklıma geliveren bu (bazı çevrelerin anladığı) olumsuz sıfatlarla yaftalanacaktık.. hatta, bu sıfatları sende bizim için söyleyebilecektin. Ne iyi ettin de sen söyledin, ümit ederim ki, Ergenekon tarafından bir tehdit filan almamışsındır, sen kendi iradenle mi yazdın? o halde, şimdi tüm bu sıfatlar senin için de söylenecek. Hoş geldin aramıza.

Yıllardır, tekrar edile edile zihinlerimize yerleşen ve kulaklarımızda çınlayan “Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Boşnak’ı, Arnavut’u…” 36 adet bilmem ne’sini sayan kişiden bahsediyorsun herhalde. Ne kadar ‘aydın’sa!

Aydın; “Fikri Hür, İrfanı Hür, Vicdanı Hür” kişidir, bu cümle Müslüman’ı tanımlar, aydın “özgür”dür, özgür insan; Allah’tan başka hiç bir kimseye, hiç bir ‘şey’e -secde- etmeyen kişidir, aydın münevverdir, aydın mütefekkirdir… aydın İnsan’dır. Aydın İnsan-ı Kamil’dir.

Bilmem, senin “koca koca aydınlar” dediklerin bizim kabul ettiğimiz aydın tanımına giriyor mu?

Ne diye kaşıyorsun etnik kimlikleri? ne yapmak istiyorsun? duvardan çekilen her tuğlanın, binanın sonunu getirdiğini bilmez misin? Milleti sınıflarına, kimliklerine, inançlarına, düşüncelerine göre tasnif edersen, bir gün onların bu statülerini talep etmelerinin önünü açarsın. Statüyle savaş açmışken statüye yenilirsin, problemleri karmaşık hale getirirsin, tıpkı şimdiki gibi.

Haydi bakalım çık işin içinden çıkabilirsen.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Ava Gidenler

Pek de sık olmayan bir zaman aralığı ile arkadaşlar toplanır ava giderdik. Kasabanın etrafında bulunan dağlarda, ormanın derinliklerinde avlanmak, spor ihtiyacımızı da karşılardı. Yürüyüşler kilometrelerce uzar, eşyalar ve avlanma araçlarının taşınması da cabası olunca terden sırılsıklam bir vaziyete gelene dek, gözlerimiz kararana dek, ayaklarda derman tükenene dek o tepe senin, bu tepe benim koşturur dururduk. Çoğu zaman karnımızın acıktığını bilemez, susuzluk ihtiyacını anlayamazdık. Dilimiz damağımıza yapıştığında ancak, birkaç yudum içerek serinler, rahatlardık. Köpeklerimiz durmadan burunlarını ileri doğru uzatır, bize, doğru istikameti gösterirlerdi. O tarafa gitmek ve dikkatli adım atmak, eller tetikte, gözler av arar vaziyette. Bu avcı hikayelerinin ortak yanıdır.

O gün, sabah gün ışımadan, av arkadaşlarımızla anlaştığımız üzere kahvede toplanılıp, çaylar içiliyorken, Nur Dede girdi içeri. Sabahın köründe sakal traşını olmuş, temiz ve güzel elbiselerini giymiş, ağarmış saçlarını taramış, vakur ama ezilmeyen Nur Dede. Kasaba ahalisinin saygı duyduğu, bir haceti olanın ilk müracaat ettiği, çözülemeyen problemlerin hal yeri, müşküllerin profesörü, muhtaçların sığınağı, zalimlerin korku dağı, öğrencilerin hocası, hocaların başöğretmeni Nur Dede. Hepimiz ayağa kalkarak buyur ettik. Çaylar söylendi. “Hayırdır gençler, yine av mı?” Bizi hiç tanımayan, ilk defa gören kişi bile, ava gideceğimizi anlar, bilir. Kıyafetlerimiz, silahlarımız,(kopay)köpeklerimiz… her haliyle ava gidileceğini anlatır. Nur Dede, soruyor. “Hayırdır gençler, ava mı?” gel de cevapla!. Çaylarımızı içerken içimizden en muzipi ve hatta en utangacımız Cevher; -“Nur Baba, ava gidiyoruz, sen de gel.” Büyük bir sessizlik kapladıktan sonra Cevher tekrarladı; “sende gel baba ne olur.” Belki de en büyük arzum, en önemli amacım Nur Baba ile birlikte olmak, onun gözlerine uzun uzun bakabilmek, onun söyleyeceği her kelimeyi hafızama kazıyabilmek di. Hemen atladım Cevherin teklifine; -“Lütfen Dede, Lütfen kırma Cevher’i, bizlerde isteriz senin gelmeni, eğer zamanın müsaitse gel lütfen.” Nasıl da söylediğimi hala bilemem bu cümleyi. Nur Dede, “Evlat ben size mani olurum, yürüyemem, sizin işiniz dağda yürümek, ben yapamam, mani olurum.” Bu cümle ile babanın bizimle gelmek istediği anlaşılıyordu. Heyecanlandım. “Nur Dedem” dedi, Ali. “Kasabayı çıkıp, dağa sarmadan önce, çoban çeşmesinin yanındaki çınarın altında, masamızı kurarız. Siz orada eğlenir, serinler, oturursunuz… buluşma yerimiz orası olur. Belli bir saate bizler orada buluşuruz. sizin yorulmanıza, hiç bir sebep olmaz, kabul mü?” Ne muhteşem bir ikna metodu. Zaten bizim kamp yerimiz orası. Nur dede; “eğer peşinizden koşturmayacaksam olabilir” dedi. İnanır mısınız, kahvede bulunan On Üç avcı arkadaş aynı anda zıpladı yukarı, kimi el çırptı, kimi Allah dedi, kimi gözlerini yumdu. Ne büyük mutluluk. Dedemiz bizimle ava geliyor.

Bir saat sonra çoban çeşmesinin yanındaki ulu çınarın altında masaları kurduk. Kahvaltı hazırlıkları yapıldı, çay kaynatıldı, son hazırlıklar yapıldı, Nur Dede ve ava katılmayacak üç kişi çınaraltında kaldı. On Üç avcı Dörde bölünüp Dört yana, köpeklerle birlikte ayrıldık. Çınar altına kurulan oba da, yiyecek içecek her şey olduğundan, Dede’ye hizmet edecek üç kişi de olduğu için gönül rahatlığı ile dağa yürüdük. Aşağı yukarı Beş saatlik bir yürüyüş olacak dı.


Üç avcı ve iki av köpeği en bereketli avlaktan eli boş dönüyoruz. Çınara yaklaştık. Çeşmeden akan suyun gölet yaptığı aşağıda, suya girip yıkandık. Ter toz-toprak bırakıldı orada. Sırt çantamızda bulanan temiz çamaşırları giydik. Temizlendik. Bari diğer arkadaşlar dolu gelseler di. Biraz da utanarak selam verip oturduk. Hoş-beş ten sonra, ellerimizin boş olduğunu, verimsiz bir av geçirdiğimizi anlattık. “Olur” dendi. Olurdu da, misafirimiz vardı. Bir tavşan, birkaç keklik fena olmazdı. İkinci, üçüncü grupta eli boş geldi. Çeşitli bahaneler söylediler. Yok ‘sen atacaktın’, yok ‘erken sıktın gibi’. Kasabadan getirdiğimiz sebzeler, et, pilav malzemesi, meyveler ve içeceklerle akşam yemeği hazırlığı başladı. Son grup elemanları da göründü uzaktan. “Geliyorlar” dedim. Herkes o yöne doğru baktı. Avcıların yanlarında sallanmasını beklediğimiz, kemerlerine bağlı ‘av’lara baktık. Boştu maalesef. Onlarda elleri boş dönmüşlerdi. Yıllardır bu bölgede avlanırız, ilk defa böylesi bir mahcubiyet yaşıyoruz.

Akşam yemeği hazırlıkları yapılırken, çınarın tüm dallarına sığırcık kuşlarının dolduğunu gördük. Avdan eli boş döndük, sığırcıklar kendi ayakları ile geliyorlardı. Bir süre sonra ağaçta yapraklarından daha fazla kuş dolmuş, ötüşüyorlar dı, oynaşıyorlar dı. Ben diyeyim yüzbin, siz deyin bir milyon kuş. Çınarın tüm dalları kuşlardan görünmez olmuştu. Cevher, yine muzipliğini yaptı. Yanıma gelerek, “eli boş avcılara av gönderdi. Nur Dede” dedi. “Şimdi hepimiz birden aynı anda ateş edersek birkaç çuval kuşu avlarız. Var mısın” dedi. “Dur hele, fena fikir değil, fakat ne dedin sen, Nur dede mi gönderdi dedin?” “evet, öyle dedim.”, “madem öyle, otomatiği Dede’ye verelim. O, sıksın.” Avcılarla, ava geldiyse bu hakkıdır onun. Hiç olmazsa bir kere bu zevki tatsın.” Kendi halinde otururken, yemek hazırlığı yapan arkadaşları seyre dalmışken Dede’ye bunu söylemek bana düştü. Teklifi yaptığım da, diğer arkadaşlar da destekledi, Nur Dede; “oğlum ben ne anlarım avdan, silahtan” diyerek red etti önce. O kadar ısrarcı olduk ki, kıramadı. Sekiz fişekli otomatiği verdik Dede’ye. “Şuraya mı basacağım.” Dedi. Tarif ettik. Dipçiği dayadı omzuna, “Bismillah” deyip bastı tetiğe. Tüm fişekler boşaldı. Büyük gürültü koptu. Etrafta kanat sesleri. Kuş bağırtıları. On altı arkadaş afallamış, gökyüzüne baka kaldık.

Bir tane bile kuş düşmemişti.

17 Ağustos 2010 Salı

Sakat Bir Görüş

14 Ağustos 2010 tarihli Hürriyet Gazetesinin ekonomi sayfasında bir haber vardı; İstanbul Ticaret Odası’nın referandum konulu yaptığı toplantıda, İTO Meclis üyelerinden birisinin sorusu şöyledir; “…Her şeye hükmeden her şeyin sahibi olan bir Allah var. Yeryüzüne de gökyüzüne de hükmeden bir Allah var. Bütün kanunların ruhunu belirleyen bir Allah var. Allah’ın belirleyemeyeceği kuralların benim hayatıma dayatma olduğuna inanıyorum. Eğer böyle bir oylama olsaydı dayatmalarla ortaya çıkan Anayasa’yı asla kabul etmeyecektim. İnancıma ve değerlerime uygun, yüzde yüz benim ruhumla, bedenime uygun bir anayasa’yı isteyecektim ama şartlar hiçte öyle değil, bu uygulamadaki dayatmacı durumu da değerlendirmenizi istiyorum.”

Bu insanlar bu görüşlere nasıl varıyorlar? kim öğretiyor onlara bu sakat görüşleri? bunların bir allahı var. o allah, bir zamanlar bazı kanunlar yapmış. Bazı kuralları geliştirmiş tamam. O gün bu gündür hiç mi hiç karışmıyor hiç bir işe. Şimdi yukarıdaki sorunun sakatlığına bakalım. “Allah’ın belirlemeyeceği kurallar” şimdi bu soruyu soran kişi, bilerek mi, bilmeyerek mi öncesinden şöyle diyor. “Bütün kanunların ruhunu belirleyen bir Allah var, yer yüzüne de gök yüzüne de hükmeden bir Allah var.” iki cümle nasıl da karşı duruyor bir birlerine. Yani, “her şey”e, “yeryüzüne de, gökyüzüne de” hükmeden Allah var ama Anayasa’ya karışmıyor! Kuralları belirlemiyor! karışmıyor, çünkü ölü bir ilah. İnandıkları ölü bir ilah. Put.

Madem “bütün kanunların ruhunu belirleyen bir Allah var” ne diye, karşı çıkıyorsun. Öbür allah mı yapıyor o kanunları. Bırakın ölü ilahları. Kır o putu, kendine dönüş, Allah’a dönüş ancak kendi ‘Ol’ emri iledir. O, ‘ol’ demeden yaprak bile kıpırdamaz bilmez misin?

Diri olan, Hayy olan, gören, söyleyen, bilen kimdir? Allah’ın ilminin dışında olan ne vardır? eleştirebilirsin, ancak “şirk”e bulaşmadan. aklına ters geldiğini, kabul edemediğini söyleyebilirsin, bildiğin ilmin, ahlakın dışında bir şeyi kabul edemeyeceğini anlatabilirsin, bu başka bir şeydir. Putları karıştırma, ‘Hayy’ olana iman etmişsen, ‘Hayır ve şerrin O’ndan geldiğine iman etmişsen”, “neylerse güzel eyler” demekten başka bir yol kalmıyor.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Çeşitli Önermeler

Elektrik faturasını ödemek üzere bankadayım. Makinadan sıra numarasını almış bekliyorum. İyisi şu boş bir yer bulmuşum. Numaraları gösteren ekrandan akan rakamları takip ediyorum. Kaçırırsan sıra numarasını yenilemen gerekebilir. Dikkatlice takip ediyorum. Yanımdaki kişi “hele şükür” deyip, bankoya yanaştı. Bir delikanlı boşalan koltuğa oturdu. Elinde makbuz, dekont gibi bir şey vardı. Sakalı birkaç gündür kesilmemiş, hava sıcak olduğundan mıdır ne, ter kokusu geliyordu. “off…of..” diye iç geçirdi. Şöyle baktım. “Hayırdır” dedim.

-“Açım abi açım.”

-“Nerelisin sen”

-“Kastamonu … köyünden.”

-“Eee senin bahçen, toprağın da vardır.”

-“Var.”

-“Buralarda ne işin var be kardeş. Toprağını işle, günlük ihtiyaçlarını karşıla, daha iyi değil mi?”

-“Öyleymiş, bilemedik. Artık gitmeyi düşünüyorum. Eşeklik etmişim.”

Şehirliyi çoğaltmanın şartı, köydekilerin şehre göç ettirilmesi değildir. Şehre gelenlerin, ekmek parasını kazanabilecekleri iş yerlerinin yapılması, ticaret merkezlerinin açılması, barınabilecekleri tesislerin kurulması sonrası bu göçlere göz yumulabilirdi. Köylünün bahçesini, tarlasını ekip biçmesinin sağlanması en doğru yoldur. Hem uğraşacakları işleri olur, hem küçük kazançları ile geçinebilirler.

***

Önemli bir kişi anlatıyor du;

Simit sattığım günler.

Aşağı yukarı her gün yüz kadar simit satılamıyor fırında, bayatlıyor. Ya ihtiyaç sahiplerine veriliyor ya da bir alıcısı çıkıyor du. Artık bayat simitlerin alıcısı benim. Dörtte bir fiyatına dünden kalan simitleri alıp, eve götürüp, su buharında yumuşatıyoruz, daha sonra da soba üzerinde ısıtıp, yeniden kızartarak gevrekleştiriyoruz. Tazesini aratmıyor. Müşterilerim zaten belli. Birkaç saat içinde satıyorum. Arkadaşlarımdan daha fazla para kazanıyorum.

***

Uzun bir seyahat esnasında anlattı hoca;

Yıl 1975, hastane de yatıyorum. İki kişilik bir oda. Oda arkadaşım, iri kıyım, kara kaşlı, kapkara, ablak suratlı, kaşları o kadar büyük ki, gözlerini kapatmış, küçücük gözleri görülmüyor, suratının ortasında yumruktan büyük kocaman bir burun, yüzüne bakan tamamen burun görür desek yeridir. Huzur veren bir sesi var. yumuşak, ince bir ses. Ağır ağır konuşuyor. “ne güzel konuşuyorsun” dedim bir seferinde, “ürküntü vermemek için” dedi. Anlayamadım. Romatizmaları artınca birkaç gün tedaviye geliyormuş. Kara Tepikçi diyorlar ona. İsim yerine lakap uydurulmuş, her gelen giden, doktorlar dahil Kara Tepikçi diye hitap ediyorlar. Birkaç sefer ben de dedim.

Radyodan haberler dinliyoruz. “…tarihinde idamla cezalandırılan ……’nın, bu sabaha karşı infazının yerine getirildiği…”

-“Eyvah” dedi. Kara Tepikçi. “Eyvah, kaçırdık.”

Anlamaya çalışan gözlerle baktım dik dik, görünmeyen gözlerine. Merakım arttı. Kaçan ne ki? Yataktan kalktı, oda da dolaşmaya başladı. “Kaçırdık…” kendi kendine söyleniyordu. “Anlat hele kaçan nedir?”telaşlı yürümelerine devam ederken, “tepik sırası bende idi. Kaçırdık” dedi.

Üçüncü gündür bir cellatla aynı odayı paylaşmıştım. Mesleğini yapamadığı için yüzünün aldığı hali görmek gerekti… kim bir insanın hayatını sonlandıracak tepiği atamadığı için üzüntü duyar dı? ancak mesleğini en iyi yapan, mesleğini seven biri.

Cellatlarımız kadar işimizi “en iyi bir şekilde yapmaya” azmetseydik, her halde cellatlar işsizlikten çıldırırdı.

15 Ağustos 2010 Pazar

Memur Kemal

Bir hakaret, bir aşağılama cümlesi olarak ‘Memur Kemal’ hitabı kullanılmış olmakla, esasen içindeki aşağılık duygusunun dışa vuruluşudur.

Türkiye’de binlerce konuda sınavlar yapılır. Müfettişlik, Hesap Uzmanlığı.. gibi mesleklere girişte de ciddi sınavlar sonucunda seçilirler adaylar. Hiç bir sınav, bu mesleklere girerken yapılan sınavlara benzemez. Hiçbir torpil, adamım, kayırma söz konusu olamaz. Devlet kurumları içinde dejenere olmayan, yozlaşmamış nadir kurumlardandır Teftiş Kurulları. Çok ağır sınavlar sonucunda seçilir adaylar. Okulda gördükleri derslere ilave konular da vardır yazılı sınavlar arasında. Üniversiteyi bitirene kadar ki çalıştığının belki on misli fazlasını çalışacaksın ki sınav kazanasın. Aksi mümkün değildir. Sınav kazanılıp işe başlanıldıktan sonra da üç yıl boyunca Müfettiş Yardımcılığı kadrosunda çalışılır ki, bütün adımları, bütün çalışmaları yakinen takip edilir, üçüncü yılın sonunda yeniden ağır bir imtihan beklemektedir. Daha önce de bazı siyasilerden ‘adı lazım değil’ duymuştum, utanmadan “ben hiç atanmadım, hep seçildim” gibi lafları etmişlerdir. Unutulmamalıdır ki atanmadan önce sınav kazanmak gerekiyor. Sınavı kazandın da mı atanmadın. O sınavları kazanmaya ‘er’ olmak gerek. Yoksa aileden, atadan, amcadan, dayıdan, aşiretten gelen güçle seçimlere girmek ve kazanmak ve bu güçle pervasızca, nereye gittiğini bilmeden konuşmak hiçte ahlaki değildir.

‘Memur Kemal’ ve ‘hiç atanmadım’ hitaplarında bu mesleklere girememenin ağır ezikliği yatmaktadır. İktisat, işletme, Muhasebe, Maliye gibi konularda bir üniversite bitirip de, gözünde ‘Müfettişlik’ olmayan kimse yoktur. Yoktur ama, sınavlar nasıl kazanılacaktır. Torpil de mümkün olmadığına göre!

Hayatlarındaki tüm münasebetlerde, yaptıkları her işte torpil kullanmışlar, geldikleri her yerde birilerinin iteklemesi ile güya başarılı olmuşlardır. Kendi başlarına yaptıkları hiç bir başarı yoktur. Cemaatları vasıtasıyla, bir abi bulunur, abinin isteği, onayı, önermesi doğrultusunda makamlar verilir. Nasıl oldu da bir kısım öğretim üyelerinin yanında yetişen öğrencilerin tamamı bunlardan yana oldu? taa o günlerden itibaren özenle ve dikkatle kendi yandaşlarını yanlarına yardımcı, asistan, araştırma görevlisi olarak aldılar. Yurt dışına gönderildiler, burslar verildi, mezuniyetleri sonrası, kendilerinden olmayan, sıradan fakat ehliyetli insanların bulamayacağı işlere yerleştirildiler, sınavsız, elemesiz. sadece Devletin Müfettişlik kurullarına giremediler. Çünkü orada torpil, adam kayırma asla yapılmadı. Sınav kazanamadılar giremediler. Eziklikleri bundandır.

Bu insanların isimlerinin önünde Profesör, Doçent gibi ünvanları bulunanları inceleyiniz. Ünvanlarına yakışıp yakışmadıklarını kendiniz bulunuz. Bedava verilmiş, geçmişinde emek, çalışma, dirsek çürütme bulunmayan, kolayca ulaşılan makamlardır bunlar. Bu makamların ardında bir başka beynin, bir başka cevherin göz yaşları, onların bedduaları vardır. Bunlardan bir şey çıkmaz. Göz yaşının ardından yeşerme olmaz. Hep birilerinin sırtına basılarak gelinen yerlerde yuva kurulamaz. Görülecektir. Yaşanılacaktır. İşte açılımın sorumlusu Profesör. Ne kadar başarılı? eline yüzüne bulaştırdı açılımı, pot kırıyor. Konuşmaları hatalı, yapılması gerekenleri anlatamıyor. İşte Dörtyol talimatı. Ne devlet adamına yakışan bir konuşma nede üniversiteli bir ünvanlı kişiye. Tüm makamlarına torpille, ağabeylerinin tavsiyesi ve iteklemesi ile geldiği nasıl da anlaşılıyor. İnceleyin. Hayatında pek bir başarı bulamayacaksınız. Bolca ve zahmetsizce verilen makamlar haricinde.

‘Memur Kemal’ hitabıyla aşağılanan memurlar vasıtasıyla bu devlet yürümektedir. Onlar tasfiye edilemez. Onların tasfiyesi mümkün değildir. Onlarla senin anlaşman da mümkün değildir. Bakanlıklara, Genel Müdürlüklere, KİTlere nice yöneticiler geldi gittiler. Müfettişlere asla Kanunların, Yönetmeliklerin dışında hiç bir iş yaptıramadılar. Tüm inceleme, araştırma ve soruşturmaları Yasalara uygun, yönetmeliklere uygun verilen talimatlara göredir.

Doğrusu, yüksek makamlara gelen yöneticilerin arkalarına Teftiş Kurullarını almalarıdır. Onlarla kavga etmenin devlete kazandıracağı hiç bir şey yoktur. -Memur- aşağılaması memuru yaralamış olsa da, devletine küsmeyen, verilen emirleri bihakkın yerine getirmeye çalışan memurların gönüllerinin alınması yeniden barış havasını doğuracaktır.

Müfettiş olamadınsa da Bakan, Başkan, Genel Müdür, Başbakan oldunuz. Devlet yönetiminde kin olmaz, kıskançlık ve intikam duygusuna yer yoktur. Unutun ve “adam” gibi devletinizi tüm gücünüzle yapabileceğinizin en iyisiyle yönetin. Sizlerden beklenen budur.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Nilüfer Çayı, Eyvah!

Heybetli Uludağ’ın doğurduğu Nilüfer Çayı Bursa’yı ikiye ayırır. Ortadan ikiye böler. Bursa Ovası’nı baştan sona sular, serinletir, güzelleştirir. Serin kıyılarında çocuklar, delikanlılar, insanlar.. rahatlar, yıkanır, yüzer, serinler…Nilüfer çayı. Yeşil demek. Serinlik demek. Bereket demek. Güzellik demek. Bursa demek. Ama, nilüferlerin köksüz asılı kalmaları gibiymiş Nilüfer çayı da. Hoyrat kişilerin oluşturduğu, tetiklediği anaforda umarsızca koyuverdi kendisini. Tutunamadı. Suyunu esirgedi. Serinliğini kesti. Bereketini vermedi. Güzelliğinden vazgeçti. Yeşilleme özelliğini kıskandı. Bursa’yı gözden çıkardı. Tutunamadı. Daha fazla dayanamadı.

Dedemin, küçük ama tamamen kendi elleriyle oluşturduğu bir bahçesi var Nilüfer’in kıyısında. Elma, şeftali, erik, kayısı, nar, incir ağaçlarını elleriyle dikti, çapaladı, ilaçladı, budadı, gübreledi, aşıladı…yetiştirdi. Benim de emeğim geçmedi değil hani. Yazın sıcaklarında az mı çalıştım bahçede. Öğlen geçipte sıcaklık iyice çöktü mü Bursa’nın üzerine, hemen soyunup Nilüfer Çayı’na girip serinleyip çıkmak bir başka olurdu. Bahçenin bir köşesinde dedem, ‘buluşu’ olarak övündüğü gübre oluşturma çukuru vardı. Evdeki artık sebzeler, meyveler, kabukları, çürümeye yüztutmuşları, bahçe içerisindeki yapraklar, otlar… getirilir çukura atılırdı. çukur dolunca, üstü örtülür, Bir yıl sonra kazılarak gübre çıkartılır ve ağaçların altına serilirdi. Hatta dedem, dağlardan tanımadığım otların kurularından toplayıp getirir di. “Bunlar, dağda kendi halinde yetişiyorlar, sağlıklıdırlar, hastalıkları yoktur. Gübre içinde iyi olur” derdi. Bahçenin sulanması tamamen Nilüfer’in suyu ile olurdu. Dereden kap-kacak ile taşıdığımız suyu temizlikte de kullanılırdık. Hatta, çay-yemek yapımında bu suyu kullandığımız gibi içme suyu olarak da yararlandığımız olurdu.

Nilüfer’in etrafında kurulu yüzlerce sanayi kuruluşunun ve evlerde kullanılan atık suların Nilüfer çayına akıtılmaları, ayrıca, tarım arazilerinin zehirli ilaçlarla ilaçlanması yoluyla, taban sularına karışan zehirlerin olduğu gibi nilüfer Çayına karıştığı da bir gerçektir. Derenin yavaş yavaş ölümüne, kirlenmesine yol açmıştır.

Karacabey ilçesinin kuzeyinden doğru, Marmara Denizine dökülür Nilüfer. Denize kadar, tüm Bursa Ovasını baştan başa sular. Bursa belki de her şeyini Nilüfer’e borçludur. Taşıdığı su öylesine çoktur ki, Evliya Çelebi hatıratında Bursa’yı anlatırken Nilüfer’den bahsetmeden edemez. Bursa ve Nilüfer ‘su’ demektir. Nilüfer Çay’ını anlatmak için söylediği muhteşem söz bu günlere nasıl da hayıflanmak gerektiğini anlatır: “Velhasıl Bursa Sudan ibarettir”. Nilüfer’i çıkar Bursa’dan geriye kalan kocaman bir ‘hiç’tir.

Renge bak. Kapkara, şu tarafta bordo bir renk, koyu yeşil, siyahlıklar, su üzerinde yüzen yağ parçaları. Şu köpüklere bak, çamaşır yıkanmış sanki, atık sular, kirletilmiş sular atılmış Nilüfere, şuradaki koyulukta bir kaynama var, ne ola ki, hava kabarcıkları peş peşe su üstüne çıkarak patlıyor. Balık yakalardık burada. Ne de güzel oynaşırlardı su içinde. Başımızı su içine sokar ve balıkları seyrederdik, nefesimiz bitene dek. Kurbağalar ötüşürler di. Vırak vırak. Kertenkeleler su içmeye dereye başını uzatırlardı. Dere kenarındaki sazlıklarda uçuşan yaz böcekleri, kelebekler, cırcır böcekleri, akşam basınca etrafımızda fırdolayın dönüp dolaşan arkadaşlarımız ateş böcekleri, hep Nilüfer’in bereketindendi.

Nilüfer’in suyu ile sulanan ağaçların meyvalarının insanları hasta ettiği söyleniyor. Suyun ihtiva ettiği yağlar, metaller, zehirler kökleri vasıtasıyla ağaçlara, oradan da meyvalarına yürüyor. Yıllardır, bu su kirletilmiş, zehirlenmiş durumda. En kötüsü ise, suyun içindeki ağır metaller toprağa nüfuz etmiş. Nilüfer’e bırakılan bu zehirli atıkların bir an için sıfırlandığını varsaysak bile, Toprağa geçen ağır metal ve zehirlerin temizliğinin yıllar boyu süreceğini söylemek kehanet olmayacaktır. Kendi elimizle servetimizi savurduk. Nilüfer küstü bize.

Dedem beş altı yıldır bahçeye gitmiyor. Ara sıra bize sorar. Erik nasıl, şeftali iyi mi? gibi o kadar. Bütün bir hayatını, ömrünü hasrettiği bahçesine gitmiyor. “Nilüfer’i o haliyle görmeye dayanamam” diyor.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Neyzen Tevfik’ten

Çiçek Pasajı’ndaki sıra sıra meyhanelerde demlenmek Neyzen Tevfik’in en çok sevdiği anlarındandır. Bendeniz bu hikayeyi rahmetli Tahir Karagöz’den dinlemiştim.

İstanbul’un işgal günleri. İngiliz askerleri edepsizliklerini yapmaktalar. Meyhaneler, kahvehaneler gibi toplumun bulunduğu yerleri sık sık arama tarama yaparak insanları bezdirmekte, korkutmaktadırlar. İşte Neyzen Baba’nın keyiflice demlenmek için gittiği Çiçek Pasajı Meyhanelerinin birine, İngiliz askerleri baskın yaparlar. Arama, kimlik kontrolü yapacaktırlar. Meyhanedekilerin bazısı korkar hemen kaçarlar, sandalye altlarına saklananlar, korkup rengi kaçanlar, ayağa kalkıp esas duruşa geçenler…

Neyzen Tevfik son yudumunu alır ve masanın üzerine çıkar. Yüksek sesle; “Efendiler,” der. “Efendiler, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana kapılarında size bir şey yapamadı, fakat Selanikli Sarı Mustafa Paşa İstanbul kapılarında …nızı belleyecek. Böyle biline.”

***

Bir radyo programında dinledim. Konu, Neyzen Tevfik.

Anlatıcı konuk, araştırma sırasında bir hatıratta karşılaştığını söyledi. Neyzen’i tanıyan bir kişi Karaköy civarında bir yerde, önünde açılı bir mendil, dilendiğini görür Neyzen’in. Bir anlam veremez. Bunun mümkün olamayacağını düşünür. En sıkıntılı günlerinde bile kimseden beş para istemeyen Neyzen’in bu davranışına bir anlam veremez. Uzaktan takip etmeye başlar. Akşama yakın, neyzen mendili toplar cebine koyar ve yürümeye başlar. Tarla Mahallesine kadar yürür. Orada bir evin kapısını çalar. Çıkını cebinden çıkarır ve kapının önüne bırakır. Ayrılır. Kapıyı bir kadın açar, çıkını alır ve girer içeri.

***

Mazhar Osman Neyzen’in arkadaşıdır. Her yıl 10-15 gün hastanesine yatırarak bakımdan geçirir. O günlerden biri.

Neyzen hastabakıcılardan birine takmış kafayı. Hocanın hastaneye gelmesini bekliyor kapıda. Mazhar Osman Hoca kapıdan giriyorken başlıyor Neyzen şikayete; “şu hastabakıcı bana iyi davranmıyor, ilaçlarımı vermiyor, temizliği iyi yapmıyor…” diye sıralarken, Mazhar Hoca; “vay pis herif vay” diyor. Neyzen Tevfik bu durur mu hiç? Hoca’nın arkasından yürürken.

“O pise pis deme pis utanır ar eder

O pisin zerresi düşse pisi murdar eder”

Beytini yapıştırır.

***

Bu hikayeyi de Tahir Karagöz Hoca’dan dinlemiştik.

Neyzen Baba Bebek Sahilinde bir yalıya davetlidir. Günlük giydiği elbiseler üstündedir. Ayakkabısı yırtık. Otobüse binmek için yürürken, ayakkabı boyacısı bir çocuk “boyayalım amca” der. Bir ayakkabısına, bir çocuğa bakar. “sen iyi boyacı mısın evlat” diye sorar. “OO der çocuk. Çok iyi boyacıyım.” “gel öyleyse yüzümü boya.” Bir güzel boyatır yüzünü, iyi boyacı ya! varır yalıya çalar kapıyı. Ev sahibi kapıyı açar. Bakar ki, Neyzen’in yüzü siyaha boyanmış. Hayret ve gülmek arasında bir hal alır. Neyzen Tevfik; “Çok şükür çıkmayan boyadan değil” der.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Kırılma Noktaları

ABD askerlerinin Irak’ı işgal etmeleri yolunun, Türkiye’den geçmesi için verilen tezkerenin Red edilmesinin üzerinden fazla da bir zaman geçmemişti…

***

O gün izinden dönüp, işe başlamıştım. Küçük bir radyom vardı. Açtım. Sabah haberlerini dinlemek için. Bu arada da işimi yapmaya çalışıyorum. Kulağım takıldı radyoya…spiker, hararetle, Irak’ın kuzey tarafında bulunan ‘Türk askerlerinin karargahının yabancı askerler tarafından basıldığı’, haberini tekrarlayıp duruyordu. “Eyvah! Dedim kendi kendime, orada kan gövdeyi götürüyor şimdi. Allah yardımcıları olsun”. Kulak kesildik, verilecek iyi bir yeni haber bekledik. Bir saat kadar sonra, acı haber verildi. “ABD askerleri ve Talabani’ye bağlı peşmerge’ninde bulunduğu bir grup asker, Süleymaniye’de Türklere tahsis edilen karargahı basarak, Üç subay ve Sekiz astsubayı başlarına çuval geçirilmek suretiyle esir edildiğini” bildiriyordu. Hiç çatışma olmamıştı. Silah patlamamıştı. Temmuzun bu sıcağında, haberle birlikte vücudumun ter ile sırılsıklam olduğunu hatırlıyorum. 11 Türk askeri esir idi şimdi. Oysa onlar, ABD ve İngiltere’nin de mutabakatı ile Talabani ve Barzani aşiretleri arası kavgayı önlemek için bulunuyorlardı.

Bu olayın üzerine ne Genel Kurmay’dan nede başbakanlık’tan tatminkar bir açıklama geldi. Vahim olan bu hadiseyi, ABD’nin Türk Askerini test etmesi şeklinde algılıyoruz. Test edildi, karşılık almayınca da, askerin, dolaylı olarak da milletin psikolojisini çözdüler. Bunun üzerine istedikleri (psikolojik veya istihbari) harekatı yapabileceklerini kararlaştırdılar. Bu birinci kırılmadır.

Ancak, birde fırsat verip ordunun harekattaki tavrının, becerisinin incelenmesi, neleri yapabileceklerinin öğrenilmesi gerekmekteydi. Bunun yolu da bulundu.

***

PKK terör örgütünün Türkiye içerisinde yaptığı, saldırıların sonucunda, Türkiye cumhuriyeti ile ABD idarecilerinin arasında varılan mutabakatla Irak’a Kuzeyden girilerek, PKK kamplarının dağıtılması amaçlanan harekattır. “Kuzey Irak’a yapılan -istihbaratı dışarıdan gelen bilgilere göre- yapılacak sefer”; savaşa el istihbaratı ile girersen olacağı budur. Sana niye izin verdiler sanıyorsun. Türk Ordusunun yıllardır savaştan uzak yaşadığını biliyorlardı. Eğitim talimlerinden de kabiliyeti tam olarak anlaşılamıyordu, askerin durumu. Ne yapalım, ne yapalım … derken. “Kontrollü olarak Kürtlerin üzerine salalım. Deneyelim. Görelim.” Dediler. Yaptılar da. Asker kuzey Irak’a girdi. Ne yaptılar. Silah patladı mı, patlamadı mı? bilen yok. Asker yürüdü. Karda kışta kıyamette. Bize bol bol ‘asker hücumda resimleri’, ‘karda yürüyen beyaz elbiseli asker resimleri’ gösterildi. Bizlerin göğsü kabardı. Uçaklar yukarıdan gaz tenekelerini! bıraktılar açığa, hedefler vurulamadı, biz zannettik ki, bitiyor pkk, daha birinci haftanın sonuna varmadan, geri dön emri verildi. Asker ne yapacağını şaşırdı. Asker kesin olarak başarısızdı. ABD istediğini almıştı. İşte ikinci kırılma.

Genel Kurmayı test etme sırası gelmişti. Medya ve PKK terör örgütü vasıtasıyla aranan kan bulunmuştu. Psikolojik savaş taktiklerini başarıyla uyguladılar…

***

Genel Kurmay Başkanı’nın “askere asimetrik psikolojik harekat yapılıyor” diyerek şikayette bulunması. Sanki şikayet etmeye hakkı varmış gibi. Sen askersin, sen kurmaysın, sana psikolojik harekat yapılıyorsa, sende karşı atak yapacaksın. Elini mi tuttular, paran mı yoktu, psikolojik harekat bilgin mi, silahın mı yoktu, ortamın mı yoktu? Bana ne! bizi ne ilgilendirir. Çıkarsın adam gibi, asker gibi düşmanı püskürtürsün, sırasında da arşivlerini açarsın bilenler, üniversiteler, tarihçiler, edebiyatçılar gelir, incelemelerini yaparlar, oradan yazılar, hikayeler, romanlar, şiirler, film senaryoları.. çıkar. Halka anlatılır. Bizde anlarız. Ağlar vaziyette, şikayet dinleyecek halimiz yok. Başkan bey, bizim çalışanlarımızdan birisi sizin yaptığınız bu hatayı yapsaydı inanın anında soruşturmalar açılır, gereken ceza verilirdi. Sizin yaptığınız, en azından görevini yapmamak, görevini suistimal etmek konularına girer ki, varın siz anlayın artık.

Genel Kurmay Başkanı ağlıyor. Daha ne yapsın AB-ABD, söyler misiniz daha ne yapsın. Yapılacak olan, hücum emri vermektir. Onlarda bunu yaptılar zaten. Bu da üçüncü kırılma.

“Askerin barındığı bina basılıyor, 11 asker tutuklanıyor kimsenin sesi çıkmıyor, askerlerini yanlış bilgiler, lüzumsuz istihbaratla ilgisiz yerlerde kışta kıyamette gezdiriyorsun, işin bitmeden geri dön emrini alınca da, fikir bile beyan etmeden hemence dönüyorsun, sonra da askere asimetrik psikolojik harekat yapılıyor diye ağlıyorsun.”

Tutuyorlar komutanlarını atıyorlar içeri.

Kağan’dan emir bekliyoruz;

“Ey Türk Titre ve Kendine Dön.”

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Öküz Baba

Ankara Bahçelievler 17. Sokaktaki bodrum kattaki evde geçti öğrenciliğim. Dört kişi kalıyorduk. Herkes evin her işinden sorumluydu. Yemek, haftalık yapılan cetvele göre her gün değişerek kotarılıyordu, her gün bir kişi ne aklına gelirse, hangi yemeği yapmasını biliyorsa onu yapıyordu. Alış veriş yapan, mutfakta asılı duran kağıda ne aldığını, kaça aldığını yazar, ay sonlarında hesaplaşılırdı. Çok güzel günlerimiz geçti orada. Müzikli geceler, sarhoş geceler, edebiyatlı geceler, şiirli geceler, tarihli geceler.. ne güzel günlerdi onlar. Teknik öğretmen Okulunu bitirip, okulumuza yakın yerdeki Yapı Meslek Lisesine tayinim çıktığında kafesinden bırakılan kuşlar gibi hissettim kendimi. Yıllar bu gün için geçmişti. Artık öğretmen olmuştum.


İlk maaşımı aldığım gün Hasan’la birlikte (diğer arkadaşlar memleketlerinde idi) Ulus Şehir Çarşısının üst katında bulunan meyhaneye gittik. O çarşıyı yıktılar şimdi. Yerine, yine çarşı olarak kullanılan sevimsiz bir bina oturttular. Nerde o dükkanların sıra sıra dizildiği, çayhaneler, çorbacılar, alış veriş edilen küçük dükkanlar, esnafın candan müşteri karşılaması, müşterilerin adeta kendi evlerine girdiği Ulus Şehir çarşısı, nerde şimdiki, insanların ceplerindeki parayı alma koşusunun yapıldığı garip Ankara manzarası. Mimarlar suçlu. Rahmetli ninem; “sevgisi katılmamış hamurun ekmeği acı olur” derdi, inşaa edilirken ruh aşılanır binaya, bizim mimarlar bu konuda beceriksiz. Yeteneksiz. Her neyse geçelim konumuza.


Meyhanenin kapısını açıp içeri girdik. Öyle bir kalabalık ki, her masada beş-altı kişi oturmuş, hem demleniyorlar, hem konuşuyorlar. Garson bizi gördü, el işareti ile gelmemizi söyledi, yaklaştık. Hemen tezgahın önünde bir masa hazırladı, oturduk. Salata, peynir gibi birkaç meze ve rakı siparişini verdik. Biraz sonra masa tamamdı. O kadar kalabalıktı, her yandan konuşmalar, gürültüler, gülmeler, kahkahalar, bağır çağır sohbetler! kimin ne dediğini anlamak mümkün değil. Birde teypten cızırtılı gelen müzik, ne söylediği belli değil. O ara meyhanenin kapısı açıldı. İçeri birisi girdi. Aman ne giriş. Emir almış askeri birlik gibi, gürültü bir anda kesildi. Herkes aynı anda ayağa kalktı. Hazır kıta bekleyen birlik, “hoş geldin Öküz Baba” herkes ama herkes “hoş geldin öküz Baba” diyordu. İki elini havaya kaldırarak selam verdi. Ağır adımlarla bizden tarafa yürüdü. Hiç bir masada yer yok, ama her kes “buyur Öküz Baba” diyor. Elleri ile oturmalarını işaret etti. Garson bize gelerek, “şu anda hiç yer yok, sizin masaya oturabilir mi?” diye sordu. “estağfurullah” demeye kalmadan, bir iskemle uzattı. Öküz Baba oturdu masaya. “Selamün Aleyküm. Afiyet olsun”, “eyvallah, hoş geldiniz”. Adam, 1.90 boyunda, geniş omuzlu, aman ne geniş, biz arkadaşımla yan yana gelsek, toplamdan yine geniş, ablak yüzlü, traşlı, düzgün kesilmiş bir bıyık, ap ak saçları aslan yelesi gibi omuzlarına dökülmüş, koyu renk takım elbise, içinde beyaz gömlek, haza bir erkek güzeli, sonradan anladık 72 yaşındaymış. Garson bir kadeh rakı bir tabak limon sıkılmış maydonoz getirdi, bıraktı masaya. “Haydi bakalım gençler, müsadenizle” dedi. Kadeh kaldırdık. Bir yudumda bitirdi bardağı. İki sap maydonoz yedi. Garson bir bardak daha koydu masaya. Havadan sudan konuştuk. Diğer masalardan laf atmalar, espriler, küçük hikayeler anlatılıyor, kimi gülüyor, kimi düşünüyordu. Öküz Baba geldikten sonra da o gürültü sakinleşmiş, bizde kendimizi bulmuştuk. Öküz Baba gelen her kadeh rakıyı bir seferde bitiriyor, üstüne iki sap maydonozunu yiyordu. Rakı kadehi her boşaldıkça garson yeniliyordu. Konuşmalar arasında anladık ki, Öküz Baba aşağıdaki meyhanelerin birinden yetmişlik kadar içmiş, gelmiş. Burada devam ediyordu. 72 yaşındaki adamın, bu kadar içmesi hayret.


Bu arada, sohbet devam ederken, Öküz Baba bir şeyler söyledi. Pek anlayamadım. Fakat hakaret gibi bir şey. Bozulmuş olmalıyım. Rengim değişmiş. “bozuldun mu lan hayvan” dedi Öküz Baba. Ben ne diyeceğimi bilemedim. İyicene keyfi kaçtı buranın demeye kalmadı, “hayvan dedikse, bülbül demek istedik be evlat, bozulma” dedi. Yumuşattı ortamı. Adam haklı, ona öküz diyorlar aldırmıyordu. Devam ediyorduk. Bizde Öküz Babaya uymuş onun her kaldırışında kadeh kaldırıyorduk. Acemi meyhaneci olarak görmesinler bizi, Hasan’la birlikte anlaşmış gibi, durmadan içiyorduk. Bu arada Öküz Baba bize, bir tabak maydonoz ısmarladı. “bu candır” dedi. “Afiyet olsun”. Öyle bir hale kadar içmişiz ki, meyhanenin boşaldığını bile fark edemedik. Ayağa kalktık, Hasanla kolkola girdik…


Sabah olmuş, kan ter içinde uyanmışım. Ooo, ne sabahı öğlen geçmiş. “Hasan, Hasan” diye bağırdım. Ses gelmedi. Başımda bir ağrı vardı. Zorla da olsa kalktım yataktan, başımı musluğun altına dayadım. Soğuk su uyandırdı. Damarlarımın genişlediğini hissettim. Hasan’a baktım. Uyuyordu daha. Mutfağa gittim. Çaydanlığı ocağa koydum. Çay iyi gelirdi herhalde. Taze ekmek aldım bakkaldan, Hasan’ı kaldırdım. Çaylarımızı içerken, “neler oldu, hatırlıyor musun. Meyhaneden nasıl çıktık, hesabı ödedik mi? ne kadar ödedik, eve nasıl geldik?” Hasan’da hiç bir şey hatırlamıyordu.


Hani otuz iki yıldır düşünür dururum. Hala bulamadım. Öküz Babayı hatırlıyorum, meyhaneyi, mezeleri, yemekleri, rakıyı hatırlıyorum. Fakat bir yerde filim kopuk. O andan itibaren her şey flu. İyi oldu, Öküz Babayı tanıdık. Diye kendimizi avuttuk, hala o avuntu ile gidiyoruz.