28 Aralık 2010 Salı

Yandaşlık Tutulması

 “Sığınacak yeri olmamak ne demektir, bilir misin bayım?” sorusu bir kez daha mıh gibi çakılıyor beynime.

Soruyu Marmeladof, Raskolnikof’a sorar (Dostoyevski, Suç ve Ceza).

Rasim Özdenören 26 Aralık 2010 tarihli yazısına bu paragrafla başlar. Sonra ‘sığınacak yeri olmamak’ cümlesinin kendince manalarını verir. Mesela der ki; “Sığınacak yeri olmamak sefaletin ortasına düşmektir. Henüz tuzağın dışındayken kaçmakta olan birinin halidir. Umutsuzca sığınacak bir yer arayan, korkuya kapılarak kaçan birinin hali.. ve sonunda beklenmedik bir anda, kendini tuzağın içine düşmüş bulmak.. işte orada bir kere daha sığınacak bir yerinin bulunmadığını umutsuzca müşahede eden yaralının hali…” bu cümlelerden sonra savunma hakkından bahsederek, avcının “hayvana savunma hakkının tanımasının avcılık raconundan olduğundan da” bahsederek, sözü “orantısız güç kullanmaya” oradan da öğrenci hareketlerine getirir. Yumurta atmanın “orantısız bir güç kullanma” olduğunu filan anlatır. Saldırıya uğrayan polisin tümüyle savunmasız bırakıldığını ve “hukukça öne çıkartılması gereken hususun burada tebellür ettiğini”  ve polisin konumunun “tuzak kurulan kişininkine benzediğini” anlatır. Vay, vay,vay,vay…

Oysa ne de güzel başlamıştı yazısına. Nasıl oldu da hemencecik siyasilerin yorumladığı sonuçlara ulaşıverdi. Yazıları ve TV sohbetlerinden öğrendiğimiz kadarıyla, edebiyatçı, mutasavvıf biliriz Rasim Hoca’yı. Edebi yazıların üstadı olarak tanırız. Dostoyevski’den aldığı bir cümleyi “ki, bize göre muhteşem bir cümledir” açıklamaya girişir. Açıklamaları hatalı. Sefaletle, tuzakla, umutsuzlukla gibi kelimelerle kurduğu cümlelerle yaptığı açıklamalar hepten yanlış. Bu hatalara niye düşüyor dersiniz? Sözü öğrenci protestolarına, öğrencilerin yumurtalı eylemlerine getirecek de ondan. Sözü buraya getirecek ve mensubu olduğu ve ölesiye savunduğu siyasi tavra desteğini bildirecek!

Hak, hukuk, sevgi, birliktelik, kardeşlik… gibi konulara sık sık atıflarını, nasihatlerini okuruz. Pekte severiz hani, çirkinlik gösterilerine girişene kadar. Anlaşılıyor ki, Özdeneren Hoca, ezilmiş, sindirilmiş. Korkuyor. Nereye saklanacağını bilemiyor. Sanıyor ki, saklanabilecek. Tuzaklardan kurtulabilecek.

Yazarın, siyasi görüşler bildirmesi tabiidir. Bildirdiği görüşlere bakarız, kendisine mi aittir diye. Yanlışta olsa kendisine ait görüşe değer verir, saygı gösteririz. Kendimize göre yanlış olan tarafı atar, istifade edebileceğimiz taraflarını ise kullanırız. Bir başkasının -siyasinin- gözüne girmek, onun söylemleri ile konuşarak, yazarak kendini ona göstermeye çalışmak eylemlerine, dalkavukluk dendiğini ilk mektep hocamızdan öğrenmiştik.

Yazıya nasıl başlamış, nasıl bitirmiş. siyasetçi mübarek. İktidar sahiplerinden dinledik bu kabil sözleri, sen edebiyatına bak, güzel yazılarına bak. Kendini zorla soktuğun karanlıklar içindeki ışığa bak.

Biz söylemeye çalışalım o halde. ”sığınacak yeri olmamak” ilahi kelamdır. Askıda bırakılabilecek sıradan bir söz değil. Hem de senin anlattığın gibi sefaletin ortasında kalmak filan hiç değildir. “sığınılacak yeri olmayan” kişinin, sığınacak yeri “Allah”tır. ve bu kelam bir ayeti kerimedir. “hiç bir sığınılacak yer yoktur -kıyame/11”, “ondan başka sığınak bulamazsın -kehf/27-”

Öyleyse sayın yazara diyebiliriz ki, Allah’tan başka sığınılacak yeri olmayanlara korku yoktur.

19 Aralık 2010 Pazar

Şeb-i Arus Töreni

TRT’de yayınlandı.

Hz. Mevlânâ göçtüğü güne “düğün gecesi” dedi.  O gün için düzenlenen geceye de bu gün, “Mevlana’yı anma gecesi” veya “Şeb-i Arus” diyorlar, bu gece için yapılan törenler TRT’de yayınlandı. Türk Sanat Müziği Sanatçısı Ahmet Özhan muhteşem bir konser verdi. Bu konseri kayıt ettim, istediğim zaman yeniden dinlemek üzere. sonra, ilgisiz Beş siyasi kişinin uzun uzun nutkunu dinledik. Doğrusu ben dinlemedim. Sadece seslerini -gürültülerini- duydum. Hz. Mevlânâ’nın anma gecesinde siyasilerin konuşmalarının manasını anlamak da zordu. Doğrusu ben de anlayamadım. Siyasi konuşmalar! Ne anlamı var? niye konuşurlar? Niye konuşturulurlar?

Bir konuşmanın içerisinde “Mevlânâ” kelimesi geçiyor diye veya “Mevlânâ’nın sözlerinden”, “beyitlerinden” konuşma içerisine sıkıştırıldı diye, bu konuşmanın “Mevlânâ konuşması” olduğunu mu diyeceğiz yani? Ne anlamı var? ne gereği var? dinden, tasavvuftan, bilimden hakikatten bihaber kişiler, konuşuyorlar. Ne anlatıyorlar Hz. Mevlânâ’nın anılması gereken gecede.

Siyaset.

Biribirlerine Ulu zatın mesnevisinden alınma beyitlerle siyasi mesajlar veriyorlar. Ne kadar ayıp.

Haa. Seyredenler de alkışlıyorlar. Bu da bizim kalitemiz.

Alkışlayan varsa, siyasiler de konuşurlar da konuşurlar. Hazır mesaj verilecek kitle önünde ya, konuş…

Büyük bir hakikat erinin, aşk erinin düğün gecesinde yapılan anma toplantısını bar eğlencesine kim, nasıl çevirir. Dünyayı güldürüyorsunuz kendinize. Siyasi parti başkanının, partisi adına konuşmasının manasını kim anlar bu dünyada. Olabilir, bir fırsat buldun konuşursun. Sadece iki cümle. Günü kutlarsın. O büyük zatın affına, lütfuna, himmetine talip olursun ve geçersin yerine. Başka hiç bir şey söyleyemezsin. Orası konferans salonu değil, tartışma salonu değil, üniversite değil, okul değil, cami değil, mescit değil, kahvehane değil, değil, değil,değil… binlerce insan toplanmış, manevi lezzet, Mevlânâ tadı almak üzere gelmiş, siz siyasi konuşmalar yapıyorsunuz. Dünyayı güldürdünüz kendinize.

 Haa. Gülünen sadece siz değilsiniz. Bize gülüyorlar efendiler, bize. Millete gülüyorlar. Millete güldürdünüz dünyayı bilesiniz.

Birde geceyi hazırlayan, gösteriyi düzenleyen kişi ve kuruma da bir çift söz gerek. Ne sema vardı orada ne sema eden. Sanıyorlar ki, tennure giydirilmiş, sakallı kişiler ortada dönünce sema meclisi kurulacak! Yazık, koca bir medeniyeti, büyük bir tasavvuf felsefesini üç kuruşluk ‘tanıtım’ adına heba ettiniz. Yazıklar olsun size.


12 Aralık 2010 Pazar

Yumurtalı Protestolar

 “Öğrenci protestolarında patlama var.” (Gazeteler)

Bizim, lise çağımızda öğretilen dersler neredeyse ilk okullarda öğretilmeye başlandı. Her yeni doğan, ‘toplam aklın’ üstüne doğuyor.

Gençlerimiz, bizden çok ilerdeler. Onları anlayamıyoruz. İstedikleri bir şeyler yok. Sadece, görüşleri, gördükleri bizlerin gördüklerine benzemiyor. Leb demeden hocaları, leblebiyi anlıyorlar. Derin meseleler üzerinde kafa patlatıyorlar. Mantık süzgecinden geçirilen problemlerin çözümü üzerinde fikir üretiyorlar. Üretimleri, bizim düşüncelerimizle çelişiyor. Kabul edemiyoruz. Hata bizim. Onları anlamıyoruz.

Bazen de, söyledikleri söylemek istedikleri olmuyor. Anlatamıyorlar. Çünkü dinleyenleri, düzeltenleri yok.

Öğrenme (hazineleri) imkanları kısıtlı.  Epi-topu birkaç kitap, gazete yazısı, mizah dergisi, tamamı bu. Üniversite amfilerinde kendilerine söz hakkı tanınmıyor. Ne varsa ne yoksa hocanın anlattıkları. Sonra da imtihan safhası. Sık sık sınavlar, sadece dersten geçebilmek için, hocanın istediklerini öğrenme telaşı. Kütüphaneler zayıf, yeterli çağdaş ve güncel bilimsel eserlerin kitaplığa girdiği yok, yada yeterli değil.

Yeni kurulan üniversiteler zaten hepten donanım, hoca ve kitap fakiri. Tartışmaya hazırlanamıyorlar. Okullarda verilen sadece öğreticinin dersi. Gençlerin sorumlu oldukları sadece derslerde öğretilenler. Kendi başlarına yapabileceklerini göstermek istediklerinde biber gazı ile karşı çıkılıyorlar. Hiç bir şeye güçlerinin yetmediği, kafalarının çalışmadığı gibi bir inancımız var. Onların tek başlarına hiç bir sorunu başaramayacakları inancımız var. Onlara fırsat vermek bir yana, kendilerinin yarattıkları imkanlarının da önüne geçiyoruz. Onların, bizden daha ileride, onların bizden daha demokrat olduklarını bir türlü kabullenemiyoruz. Problem onlar değil.  Bizleriz.

Onları anlamak için hiç bir çabamız yok. Sadece bizlere muti olsunlar, sadece bizlerin söylediklerini yapsınlar ve sadece bizim gibi düşünsünler istiyoruz. Oysa, bizler; onlar gibi düşünmemiz, çağı onlar gibi anlamaya çalışmamız gerektiğini bir anlasak, sorunu belki de temelden çözeceğiz.

Bizim, doğduğumuz dünyanın üzerinden, Altmış “dünya yılı” geçti. Mantalitesine vukufiyet kuramadığımız, yeni bir asrı yaşıyoruz ve/maalesef asrı idrak edemiyoruz. Anlayamadığımız bu. Sorun bu.

9 Aralık 2010 Perşembe

Parktaki Adam

Sabahleyin saat sekiz de çıkıyorum evden. İşyeri ev arası yürüme kırk dakikalık yol. Kurtuluş Parkı’ndan geçerek, parkın serinliği içinde kaybolarak gidiyorum her gün. Bir küçük spor oluyor hem de. Sekizi yirmi geçe civarında parkın içine varıyorum, yolu takip ederek, Sıhhiye’ye doğru yol alıyorum.  Yaklaşık üç aydır dikkatimi çeken bir adam var parkta. Her gün tam da benim geçtiğim zamanlarda, sabah sporunu bitirdikten sonra, yol üzerindeki bir banka oturuyor, terlerini siliyor, dinleniyor. Bu üç ay içerisinde, birkaç defa selamlaştık. Öyle ki, iyiden iyiye tanışıyoruz gibi. Gün be gün tanışıklık artıyor.

Artık, başla gülümseyerek değil, sesli olarak selamlaşıp, hal hatır soruyoruz. Bazen yanına oturup bir iki satır sohbet ettiğimiz de oluyor.

Yine aynı saat yine aynı banka oturmuş beni bekler gördüm.

-“Sabah sporu yorgunluğu var üzerinizde. Sıhhatler olsun.” Deyip, selam verip oturdum yanına.

-“Öyle.. atınıza iyi bakarsanız sizi köye kadar götürür, bu vücut bu dünyada ömrümüzü sürdürebilmemiz için bizlere verilmiş bir attır. O halde iyice bakmamız, tımarını zamanında yapmamız gerek.”

-“At! Yani, bizden farklı bir varlık mı? bizi taşıyor. Bizden ayrı mı? biz/ ben ve vücut ayrı mı? nasıl anlayacağız bunu. Eğer bizden ayrı ise, ölüm dediğimiz nedir? Sorular çoğalıyor.”

-“Ölüm den sonra cesetten bir koku oluşur. peki, şimdi bu kokmamayı sağlayan kimdir? Ölüm olayı ile vücuttan ayrılan birisi mi var? öyle olmalı. Elbise değiştirmek gibi bir olay. Üzerindeki eskirse, kirlenirse gider evinde değiştiririsin. Sonra dışarı çıkarsın. Sen dışarıda iken, evdeki elbisenin senden haberi var mıdır? Onun gibi işte.”

Kısa kısa cümlelerle konuşmalar sürdü gitti, yıllar boyu. Her sabah parkta onunla karşılaşmak, onun söyleyeceği bir cümleyi almak ve günlerce o cümle üzerinde düşünmek. Yıllar böylece geçti, hep aklımda bulunan sorularla.

Ertesi günü, yine aynı zaman ve yerde bankta oturuyorlardı. Çoğul söylüyorum çünkü iki kişi idiler. Selamlaşıp oturdum. Tanıştırdı. Oğlu Murat, üniversiteyi bitirmiş, işe başlamış, evlenmiş, bir çocuk sahibi olmuş… bu sabah sporu baba oğul birlikte yapmışlar. Delikanlının daha koşası var ama babasına uyduğu için o da bankta oturuyor. Tanıştık. Havadan sudan sohbet ettik birkaç cümle. Ben işe doğru ayrıldım.

Dünya, üzerinde yaşayan güzellerden bihaber, habire dönüp duruyor. Belki de dünyanın dönmesi aşkındandır. Sevgisi olmasaydı, aramaz, olduğu yerde durur muydu? Dönmesi aramak mıdır? Kavuşmaya çalışmak mıdır? Yine de inanıyorum, dünya bihaberdir. Balık misali, deryayı tanımazlar.

Üç gün sonra;

Parka yaklaştıkça her günkü heyecanım vardı üstümde. Parka girer girmez uzaktan gördüm, aynı bankta oturuyordu. Yaklaştıkça fark ettim. Takım elbisesini giymiş, kravatını takmış, sinek kaydı tıraşını çekmiş, güzel kokular sürünmüş bekler halde idi.

-“Günaydın” diyerek oturdum. Güvercinler hep bir arada kümelenmişler, sabah sporu yapanların getirdiği bayat ekmekleri didiklemekle meşguller, bir ilk mektep talebesi ayağını sürüyerek geçti önümüzden, sanki uyukluyor gibiydi, yolun diğer tarafındaki çay-simit büfesinin kepengi açıldı gürültü ile, bir taksi acı acı kornasını çaldı, asfaltı yakan bir firen sesi duyuldu, trafik polisinin düdüğü karıştı meltem esintili havaya, bir başkalık vardı dünyada, bir başkalık vardı rüyada.

-“Hayırdır baba. Spor yapmadığınız belli oluyor.  Güzel elbiseler içindesiniz. Bilmediğimiz bir şey mi var?”

-“Haa evet.” Dedi. “evet. Yakında taşınacağız da haber vereyim dedim.”

-“Taşınmak mı? nereye” adeta bağırarak sormuştum, soruyu.

-“Ankara dışına” dedi.  “Elbiselerimi giydim ki, diğer tanıdıklarla da vedalaşmaya gideceğim.”

Ne yapacağımı, ne diyeceğimi şaşırdım. Şu dünyada selamlaştığım, oturup iki cümle laf ettiğim bir kişi vardı, o da gidiyor iyi mi? ayrıldığımızda herhalde ağlıyordum. Yaş aktı mı, akmadı mı? bilmiyorum. İşyerine vardığımda, hemen izin alıp ayrıldım. Sonra ne yaptığımı hiç sormayın.

Parktan her geçişimde selam vererek o banka oturuyorum birkaç dakika, geçmiş yılların sohbetlerini, derslerini özlemle yâd edip, boynu bükük vaziyette işime doğru gidiyorum.

Bir ay sonra;

Parka girdiğim de bankta oturan birisi vardı. Gelmiş diyerek sevindim. Yaklaştıkça "O" olmadığını anladım. Oğlu murat idi. Selam verdim.

-“Siz gitmediniz mi?” diye sordum.

-“Nereye” dedi. Babasının bir ay kadar önce Ankara dışına taşınacaklarını söylediğini, ailecek gideceklerini düşündüğümü anlattım.

-“Haa.” Dedi. “Babam, sizlere ömür. Göçtü bu dünyadan.”

Kaynar sular döküldü başımdan aşağı, göç tarihi tamda bana söylediği tarihe denk geliyordu. Aptallık ettiğimi düşündüm. Cenaze merasiminde bile bulunamadım.

-“Vah! eşşek kafam…”

3 Aralık 2010 Cuma

Deli Çavuş

“İnsan”a Helaldir.

Sabah ezanlarında besmele ile kalkar yataktan, az uyumuşluğun mahmurluğu ile zar zor bulur musluğu, soğuk su uyandırır ancak uykudan. Elleri, yüzü, başı, ayağı… derken, iş malzemelerini alır doğru camiye… sabah namazından sonra, eve uğramadan bahçeye. Bu tempo 40 yıldır devam ediyor. Böylece oluştu, gelişti, güzelleşti bahçesi. Çeşit çeşit meyveler, sebzeler, mevsimine göre…

Deli Çavuş şehrin delisidir. Arkadaşlarının delisi. Kendine deli. Bildiğinden şaşmayan bir inanç abidesi.

Bahçesi, hemen hemen her çeşit meyvenin bulunduğu büyük bir bahçe. Deli çavuş bizatihi çalışarak yıllar içinde oluştu, elma, armut, kayısı, ceviz, badem neler neler… hemen bütün meyveler var. hatta fındık ağacı bile var fakat fındık vermiyor. Mevsim ve coğrafya gereği. Bahçenin bir kıyısı yola bakar. Yoldan tarafta bir tabela italik yazı ile yazılmış “’insan’a Helaldir”. Her gören okur geçer. “Deli Çavuş işte, aklı ne eserse onu yazar, onu söyler.”  Der. Geçerler.

Üçüncü ya da dördüncü geçişimizdi oradan. Tabeladaki yazıyı okuyabiliyordum, ama laf olsun işte, öylesine bir okuma. Sonuncu geçişimizde iyice okumuştum. “İnsana helal”. İnsana? Yani ne demek şimdi bu?

Sonraki geçişimizde durdurduk arabayı, indik. Bahçeye doğru yürüdük. Derme çatma bir çit. Küçük bir kapı, açıktı. Girdik içeri. Şöyle bir etrafa bakındık. İleride birisi çalışıyordu. Elinde çapa, keser gibi bir şey toprağa doğru sallıyordu. Yaklaştık, bizi görmüştü. Çalışmaya devam etti. Biraz daha yaklaşıp selam verdik. “Ve aleyküm selam. Buyurun, buyurun. Hoş geldiniz” dedi. “Rahatsızlık vermeyelim. Çalışıyorsunuz.” Dedik. “Buyurun, şöyle geçelim.” İki kütüğün üzerine uzatılmış kalası işaret etti. “Buyurun.” Oturduk.

-“Maşaallah bahçeniz çok güzel, bakımı iyi. Çeşitli meyveler, şuradakiler de sebze olmalı.. çok iyi. İyi bakılmış.”

-“Buralardan mısınız?” misafir olduğumuzu anlattık. Birkaç keredir, bahçenin önünden geçtiğimizi, kapının üzerindeki tabela dikkatimizi çektiğini anlattık. “insana Helal”. Ne demek? Diye sorduk.

-”Gayet basit “ dedi. “İnsan olanlar rahatlıkla girerler, istediklerini alırlar, yerler, içerler. Helaldir.

-“Peki. Bahçeye giren, istediğini alıp yiyenler oldu mu hiç?”

-“Hayır. İlk defa siz geldiniz ve bu konuyu soruyorsunuz. Diğerleri korkuyorlar. Bahçeye asla giremezler. Ne bileyim işte korkuyorlar herhal.”

-“Ama, siz hiçte korkulacak biri değilsiniz.”

-“Demek ki, insan olmaktan, insandan korkuyorlar.”

-“Oysa insan korkulacak değil, sevilecek bir varlıktır değil mi?”

-“Kime anlatırsın efendim. Nasıl anlatırsın.” “fakire -Deli- derler buralarda. Belki de deliliğimizden korkuyorlardır. Oysa şu ana kadar hiç ama hiç kimseye bir zararımız dokunmamıştır.”

Yıllar yüzünde derin çizgiler açmıştı Deli Çavuş’un. Alnındaki kırışıklıklardan süzülen terler gözlerine dökülüp, yanaklarından aşağıya akıyordu. Cebinden çıkardığı mendili ile temizledi terlerini. Uzaklara doğru baktı.

-“Tabelayı astıktan sonra, bizim bahçe adres tarif yeri gibi oldu. Herkes tarifi -helal bahçesine- göre yapar oldu. Helal bahçesi derler ama bir türlü girip, ne yaptığımızı, niye böyle bir yazı yazdırdığımızı sormazlar. Biz yine de ürün aldığımız mevsimlerde, sepet içinde bahçenin önüne bırakır, özellikle çocuklar gelir alırlar. Komşularımıza dağıtırız üçer beşer. Çok sevinirler. Bu da bizi memnun eder. Hem, bütün bir evreni insan için yarattığını söylemiyor mu? Eee. Ben kim oluyorum ki, kainatı emrine verdiği insandan iki elmayı, üç kayısıyı esirgeyeceğim. Olabilir mi?”

Oturduğu yerden kalktı, bahçenin içlerine doğru gitti. “biraz bekleyin lütfen.” Diyerek. Kısa bir süre sonra elinde bir sepet, bir testi ile geri döndü. Sepetten elmalar, kayısılar, şeftaliler çıkardı. Kenara koydu. Su bardağı çıkardı testiden ayran doldurdu, “haydi, haydi buyurun” dedi. Afiyetle yedik, içtik. Öyle güzellerdi, öyle lezzetlilerdi ki, anlatılamaz.

-“Deli Çavuş hele anlat, bu meyvelerden yiyenler de insan olabiliyor mu? Sır meyvelerde midir?”

-“İnsan ki, güzelliği her nerede, her kimde bulursa almalıdır. İnsan alabilendir işte. Ama bir meyveden, ama bir bir çift sözden fark etmez.”

Müsaade istedik Çavuş’tan. Memnuniyetimizi bildirdik.

-“Unutmayın ha. Buralar sizindir. Girin bahçeye, keyfinizce gezin, yiyin, için. İnsana helaldir.”

28 Kasım 2010 Pazar

Yahyalı da Güveç Yenir


Yirmi bin nüfuslu şirin bir ilçe Yahyalı. Anadolu’da görmek istediğin ne varsa bir bir, her birini görebileceğin küçük, sevimli ilçe Yahyalı. Cana yakın insanları, esnafı, çaycısı, lokantacısı, manavı.. ne bileyim ben işte… her şeyiyle küçük bir Anadolu Yahyalı… ilçeyi baştan sona kadar geçen caddesi, ilçenin yaslandığı dağın eteğinden doğan deresinin şırıltısına karışan kuş sesleri, serin bahçeleri, meyvelerinin lezzeti ile unutulmaz insan severliği… gerçek bir Anadolu Yahyalı… Erciyes’in karlı tepesinin en güzel seyirgahı Yahyalı.

Yıl 1960;

Kerim efendi Yahyalı dağlarında maden ocağı işleten, kendi halinde hayatını yaşayıp giden, tüm ilçe halkının sevgisini kazanmış, karıncayı bile incitmeyen kibar yapısıyla gönülleri feth etmiş, işinde gücünde bir zat-ı muhterem.

Cuma Namazından çıkıp yazıhanesine vardığında sırıl sıklam olmuştu. Nasıl bir yağmur..gök yarılmış, bulutlar sıkıntısını bir anda boşaltıyordu. Oysa cami ile dükkânın arası kısacık bir mesafeydi. Dükkânın kapısını açıp içeri zor attı kendisini. Hemen bir havlu alıp kurulanmaya çalıştı. Camdan dışarıyı, karşıda görülen dağı, dükkânın önündeki dereyi seyretti. Dağdan aşağıya toprakların karıştığı dev su kütleleri akıyordu. Şehir bir anda su altında kalmıştı.

İki kişi kapıyı açtı ve içeri attılar kendilerini. Sucuk gibi olmuşlardı. Onları sobanın yanına buyur etti. Kuru havlular verdi. Kurulandılar. Teşekkür ettiler. Yabancılarmış, iş nedeniyle yolları düşmüş Yahyalı’ya. Yağmur bir anda dindi. Dere çamur taşıyor, dağdan çamurlu sular inmeye devam ediyordu. Misafirler, “yağmur dindi, bize müsaade” dediler. Ayağa kalktılar. “Dünyada olmaz” dedi,  Kerim efendi. “Fırına güveç malzemeleri göndermiştik. Beş-on dakikaya kadar gelir, birlikte yeriz, sonra işinize bakarsınız.” Bu arada havadan sudan konuştular. Gerçekten on dakika kadar sonra, dükkânın ortasındaki masanın üzerine, çatal, kaşık, ekmek konulmuştu. Fırından getirilen tepsi masanın ortasına konuldu. Hep birlikte kaşık salladılar güveç tepsisine.

-“İyi oldu” dedi misafir. “Nereden yemek bulacaktık, iyice de acıkmışız. Sağ olun, sofranızın bereketi dinmesin, sofranızdan misafir eksik olmasın” dedi, diğeri. Çok ama çok teşekkür ettiler ve vedalaştılar. “Allahaısmarladık.” Deyip, ayrıldılar.

Yıl 2010;

Kerim Efendi’den oğullarına, oğullarından da torunlarına kalan maden ocakları genişledi, çeşitlendi, büyüdü. Büyük iş adamı oldular. Zengin oldular. Büyük büyük devlet adamları ile olsun, üniversiteli bilim adamları ile olsun, memleketin büyük iş adamları ile olsun iş, siyaset, bilim, edebiyat konularında sohbetler, görüşmeler yapar oldular. Fakat hiç büyüklüklendikleri görülmemiştir.

Geceden beri devam eden yağmur, kâh hızını artırıp kâh dinme noktasına geldiği oluyordu. Yahyalı Deresi çamur taşıyordu adeta. Öğleye doğru hızlandı yağmur. Dere iyice kabardı.

-“Bu gün öğlen yemeği yemeyin. Cuma’dan sonra bir yere gideceğiz” dedi. İşini yaptığım kişi.

***
Dere kenarında, iki katlı, karşıdaki dağı rahat gören güzel bir iş yerine vardık. Yağmur hızını artırdı. Dere çamur taşıyor, karşıdaki dağın çatalından su fışkırıyordu.

-“Yıllardan beri, ilk defa görüyorum dağın çatalından su geldiğini”. Dedi, iş yeri sahibi. Şehrin dağa yakın tarafları çamur içinde kalmıştı. Dağdan toprak karışımlı sular şehri dolduruyordu.

-“hoş geldiniz”. Deyip, buyur ettiler. Geçtik içeri oturduk.

Hoş beş ten sonra, yazıhanenin ortasındaki yuvarlak masaya çatal, bıçak, kaşık, ekmek konuldu. Masanın etrafında sekiz sandalye, geçtik oturduk. Masa başı sohbeti kısa sürdü. Bir tepsi konuldu masaya, “buyurun” denildi. Besmele ile başladık sekiz kişi, tepsideki güveçi yemeye. Yemek sırasında sahiplerinden olduğu anlaşılan kişi;

- “Elli yıldır devam eden bir adettir bu. Her Cuma aynı yemek yapılır. Yani elli yıldır bu dükkânda her Cuma güveç yemeği yapılır ve ikram edilir. Dedemden kalan bir emirdir bizim için. Misafir olarak kim gelmişse, birlikte yenilir. Dükkâna giren kişi yemek yemeden asla çıkamaz. Toksa da masada oturur, bir iki lokma yer. Adet budur.”

Yağmur dindi. Dışarı çıktım, bir sigara içmek için. Dere kabarmış, çamurlu sular dönüp duruyordu, dağdan fışkıran sular aşağıya kadar iniyordu, ilçenin mecazibinden kapı önünde birkaç kişi dükkâna girmek için bekleşiyordu. Demek ki her hafta buraya güveç yemeye geliyorlardı. Dışarı çıkarken gördüm. Yandaki oda da ve holde de masalar kurulmuştu. Yani üç masa da yenilmişti. Biraz sonra yeniden belki üç masa daha kurulacaktı.

Servetin içinde. Yoksulun, yetimin hakkı vardır. Yetimin, yoksulun hakkını eksiksiz vermek, işi olanın, parası olanın, serveti olanın borcudur. Misafire, yolcuya, yoksula, vatanından uzak düşmüşe evini, sofrasını, kucağını açmak, servetin sigortasıdır. Bunları bize dedem anlatmıştı, nur içinde yatsın, bizler de sözünü tutmaya çalışıyoruz.

-“dedeniz bu güveç yapma ve ikram etme usulüne nasıl başlamış?”

-“Elli yıl önce, yine bugünkü gibi deli yağmurlar yağmış. Cuma namazından gelen dedem o gün fırına gönderilen güveçi beklerken, iki kişi girmiş dükkâna, onları yemeden bırakmamış, onlar da -sofranızdan misafir eksik olmasın- şeklinde dua etmişler. O günden hemen sonraki hafta dedem usul edinmiş, bu güne kadar da sürdürülüyor işte.”

-“Sofranız bereketli olsun bize müsaade”, deyip ayrılıyoruz oradan.

Yolunuz düşerse Yahyalı’ya, bir de Cuma ise günlerden, gönlü genişlerin bürosuna uğrayın ve güveç yiyin orada.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Akşam

Gün akşamdan başlar akıllım…
Akşamla biter de yenisi başlar. Akşam her şeyidir hayatın.
Bütün zamanlamalar bütün planlamalar akşamla başlatılır, akşamla da bitirilir.
Hayatın bir döneminde, birlikte yaşamaya karar verilen insanla anlaşma da akşamlarda akitlenir.
Hatta daha da kötüsü,
Akşamlarda verilir ayrılık kararları.
Akşamlarda çıkılır basamaklar, ertesi akşamlarda inilir gerisin geri.
Her akşam bir başka akşama gebedir, her doğum akşamların eseridir.
Üretilen her ürün, her eser  akşamlarda tohumlanmış, akşamlarda geliştirilmiştir.
Gün akşamdan başlar akıllım. Kargaşa da gündüzlerin.
****
Akşamla birlikte çöken hüznün kıymetini bil.
Mübarek akşamlarda hatırla.

4 Kasım 2010 Perşembe

Değişim Ama Nasıl

‘Değişim’de mi putlaştırıldı…

Önce una, toprağa, su katılır, elde edilen karışıma -hamur-çamur- şekil verilir. Artık nasıl bir şekilse istediğin, Kendi istediğine, kendi algına kalmış. Ortaya çıkan şekle put denir. Karşına korsun. Tapınırsın. Artık ondan iste isteyebildiğin kadar. Senin emrinde mi, sen onun emrinde misin? bu bilinmez. Acıkırsan eğer, korkma karşında duruyor yiyeceğin. Ye, korkma, yarın bir daha yaparsın. Un senin elinde değil mi?

Dünyanın güzelliği, para, ev, kat, yat, mevki, makam, hürriyet, demokrasi, insan hakları, değişim.. ne kadar put yaptık, ne kadar güzel dünyalar kurduk kendi hayatımız için hatırlayanınız var mı?  kurduğumuz o güzel dünyalar içinde mutlulukla ne de güzel yaşayıp gittik! ve ne de güzel görünüyorlar, dünya, ev, makam, mevki, demokrasi, hürriyet, insan hakları, değişim… güzel kelimelerle, güzel anlatımlarla ortaya atılan bu terimler bir müddet sonra karşımıza koyup tapındığımız putlara dönüşüyor. Biz mi onları idare ediyoruz, yoksa onlar mı bizi?

Durmadan değişimden dem verenleri, değişemeyenler olarak bilirdik. Yazık ki, ilerici aydınlarla muhafazakâr kitleler yer değiştirdi gibi görünüyor. Yanılıyorlar. Değişemezler diyemem, ama bu kadarı da fazla artık. Onların değişimden anladığı, bir takım uluslar arası kuruluşların teklif, öneri ve isteklerini yerine getirmeye çalışmaktan ibarettir. Şu anayasa değişimlerinin, değişim macerası bir hikaye edilse de, kimler tarafından nasıl yazıldığı, -yada dayatıldığı- bir ortaya çıksa da, anlasak beylerin nasıl değişimci olduklarını. Artık, değişim, değişim dedikçe değişememek nasıldır anlayacaklar. Hele değişimi anladıklarında, -değişememeyi- fikr ettiklerinde fakat, iş işten geçmiş olacak.

 Değişim; ilmin, aklın, asrın gereği olması gerekenlerin yapılması, inanılması, hayata geçirilmesinden ibarettir. Değişim de; demokrasi, hürriyet, insan hakları... gibi putlaştırdıklarımızdan olmasın sakın.

Hallac-ı Mansurlar, Nesimiler, Pir Sultan Abdallar, Galileler, Atatürkler… değişim denilince hatırlanan isimlerdir. Siz ey değişimciler, adı geçen devrimcilerin değiştirdiklerine, dünyaya yeni getirdiklerine nasıl ve ne gibi bir inançlarınız -kabulleriniz- olduğunu da anlatır mısınız.

Bendeniz değişim, değişim deyip değişemeyen değişimcilerin, değişmelerinden şunu anlarım. Değişim, kıyafet değişimiyle başlar. 2011 Cumhuriyet resepsiyonunda hiç bir tartışmaya meydan vermeden, medeniyetin, asrın istediği gereklilikte giyim kuşamla katılımcıların ağırlanması ile “adeta kavganın” sonlandırılması,  Hiç bir bilimsel, dini-manevi, insani verilere dayanmayan; İnsan hakları, giyinme özgürlüğü teranelerini bırakıp “haydi değişin biraz” demek hakkımızdır sanırım. Niye hep bizden bekliyorsunuz değişmeyi, biraz da siz değişin canım.

Küreselleşmekte -sosyo/ekonomik- olduğu iddia edilen bu günkü dünyada bilgi -doğru/yanlış- bombardımanına tutulan insanlar, hayırlıyı nasıl ayırd edeceklerdir? sorusunu yöneticilerin kendilerine sorması gerekmektedir. İnsan yığınları, bu bombardıman karşısında savunmasız ve çaresizdir. İnsanların bu zaafından istifade etmeye kalkmak da en azından istismar kelimesi ile adlandırılacaktır. İnsanlar üzerine gönderilen bilgilerin onların bilgilendirilmeleri, anlamaları, anlaşılan bilgilere göre hayatlarının dizayn edilmesine yönelik değil, başta bulunan idarecilerin istedikleri bilgilerin dayatılması şeklinde gerçekleşmektedir. Bu itibarla, değişim adı altında propaganda edilen verilerin asla halkın istediği değil, birilerinin istediği yönde dayatıldığı sonucu çıkmaktadır ki, bu durumda bir değişimden değil değişememekten bahsedilmelidir.

İşte bu hal içinde yapılan anayasa değişikleri değerlendirildiğinde, değişim iddia edildiği gibi bilimsel ve olması olan değil, bilakis değişememek ve olmaması gereken olduğu sonucu çıkmaktadır.

O halde başa dönerek putlaştırdıklarımız arasına ‘değişim’i de katarak söyleyebiliriz. Kendi ellerimizle yaptığımız putlara tapınmak öyle kolay terk edilebilecek gibi değildir. Meziyet, yok -unutulması- olması gerekenleri cesaretle bırakıp, sonsuzluk varlığında erimektir.

İlgililerinin değerlendirmesine arz olunur.

2 Kasım 2010 Salı

Karşılaşma

Yorgunluğum iş'den değil evlat, yaşanılanların hazmedilemediğindendir. Unutmayasın ha, gün batar, gün doğar, gün batar, gün doğar. En iyisi gecedir.

Geceler bir başka güzel, geceler anlamın açıldığı sükun ortamları, huzurun zirve zamanları, sevginin muhteşem hissi...

5 duyu organına ilave olarak 6. ve hatta 7. duyuların devreye girdiği rahmet anları.

Fakat, biliyoruz ki, "çete"sel kararlarda gecenin karanlığından istifade ile alınır. Karanlık kişiler karanlıkta karanlık kararlar alır.

Bizim dememiz o dur ki, kendi halindeki insanlar, “kendiyi” taşıyanlardır. Onlara sakın çatma, onlardan uzak dur. Onlardan uzak dur deyişimiz de, karanlık olarak geldinse uzak dur. Demektir. Yani seni korumak, kendini korumak için bir öğüttür. Kendi halinde ki bir insan, bulunmaz bir nimettir. Arayan bulamaz, onlar senin karşına çıkar. Fırsatı kaçırma. Selamlaş. Hal hatır sor. Bir şeyler ikram et. Bak sana neler sunacak, gör. İtiraz etme. Sadece dinleyerek, anlamaya çalış.

Yolda karşılaşırlar birisi sorar;

-Allah’la aran nasıl.

Cevap verir diğeri.

-Hiç aram yok.

-Oh oh… (tebessüm hali)

Onlar hangi dilden konuşurlar? Hangi lisan onların halini anlar ve anlatır. Onları anlatmaya kelimeler aciz, lugatlar sıfır kalır. Onlar, en anlamsız diye bilinen basit kelimelerle neler neler fısıldaşırlar… onların dilini anlamaya çalışmalı, onların haline hayranlıkla bakmalı, onlara yalvarmalı…

“Süleyman kuş dilin bilir dediler/ Süleyman var Süleyman’dan içerü” kuş dilini anlamak, konuşmak için Süleyman olmak gerek. "Süleyman" olmak için bir “Süleyman”ın kapısında kapılanmak, bir Süleyman’a Kul olmak gerek.

***

Hiç bir şey anlamadığım birkaç dakikalık bu konuşmanın ardından, doğruca bir meyhaneye gittim. Hızlı bir şekilde birkaç kadeh yuvarlayıp, kafayı bir güzel ettim. Titremem geçti. Çıktım dışarı, rüzgarlı bir sonbahar akşamında, şehir parkında bir banka oturup ufukları seyrettim.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Bu bir eleştiri değildir

İki profesör, iki cümle, iki hareket ve bir yorum.

Önemli bir siyasi aktörün özel doktorluğundan, büyük bir üniversitenin rektörlüğüne terfi eden kıymetli bir bilim adamı, twitter denilen, başka bir söyleyişle sosyal medya namıyla ünlenen sanal alemde; “Problemleri çözmek için zihin açıklığı yetmiyor, gönülleri açmak lazım, bazı gönülleri de ashmak lazım” gibi bir ileti yazmıştı. Tabii profesörlük ünvanı kolaylıkla alınmıyor. Vardır bir hikmeti diyerek şöylece cevapladık. “Hoca sizsiniz, ben hazırım. Açın gönlümü”. Başka nasıl cevap verilebilir? Doğrusu cevap olsun diye değil, samimi bir istekte bulunmuştum. Fakirin bu talebine herhangi bir karşılık gelmedi. Hoca o kadar meşgul ki, belki de görmemiştir. Görmemiştir deyip geçemeyiz. Madem, “gönüllerin açılması” ile ilgili bir mesajı gönderiyor, o halde bu yöndeki talepleri de cevaplandırmalı, muhatabı, muhataplığından dolayı hoş görmeliydi.

Tamam, twitter aleminde  anlamsız, anlamının bilinmediği, lüzumsuz bazı mesajlar yok değil di. Fakat konu edinilen zatı muhterem, ilmine irfanına güvendiğimiz ki, bu nedenle mesajlarını takibe aldığımız, önemli bir bilim adamı olması hasebiyle görmezden gelmemeliydi, çünkü biz gönderdiği mesajı “gönüller açılır” şeklinde okumuştuk.  Eğer böyle değilse, hocanın yazdığı mesajın anlamını bilmediği sonucu çıkar ki, hiçte böyle düşünmüyoruz. Yoksa bilmiyor mu?

 Talebimizi görmezden gelmekle, fakiri güçsüz, zayıf ve küçük gördüğü bu nedenle cevap vermeye layık görmediği şeklinde yorumlayabilir miyiz? kendisini de büyük ve erişilmez görüyor olabilir mi? olsun, biz zaten hocayı büyük, güçlü ve erişilmez gördüğümüzden mesajlarını takibe almıştık. Bu demek olur ki, kendimizi de zayıf ve küçük görüyorduk.

Gönül; “Hak'kın konağı”. Çocukların oyunundaki beş taş değildir. Hem ne demişler “kaldıramayacağın yükün altına girme”.

Efendim, ikinci vakamız yine aynı ortamda gerçekleşti. Tesadüf bu ya, o da profesör. Kısa yollu bir tartışma içerisinde, “kadınların itaatkâr” olmasıyla ilgili bir Kur’an ayeti yazdı mesaj olarak. Bu konuya yirmi kadar eleştirel mesajlar yazıldı. Hoca kimisine cevap verdi, kimisini es geçti. Bendeniz de; “Anladım. Gazete manşetlerini anlayamayan beyinler, Kur’an Ayetlerini şıp diye anlayabiliyorlar. Yuh olsun bana”. Şeklinde bir cevap gönderdim. Birkaç dakika sonra sevgili profesörümüz fakiri takip edilecekler listesine kaydetti. Gönderilen mesajı okudu, değerlendirdi ve “bir şey” yaptı. Eksik olmasınlar, bizi mutlu bahtiyar ettiler.

Görmezden gelmediler, ezmediler, kendilerinin daha büyük olduğu zehabına kapılmadılar, “sen kimsin ki?” demediler, ezmeye-horlamaya kalkmadılar, mütevazi bir insan haliyle, fakire değer verdiler.

Yolunuz açık, gönlünüz ferah, ufkunuz geniş, Güzeller yoldaşınız olsun aziz hocam.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Himmet Amca

Değme mimarları, değme inşaat mühendislerini cebinden çıkartır, onunla bina-yapı hususunda kimse yarışamazdı. Sadece, arsayı görsün yeter Himmet Amca. Oraya yapılması gereken binayı bir anda gözünde canlandırır, birkaç güne kadar gerekli planları çizer bitirirdi. En kısa zamanda işe başlar, planlanan sürede kesinlikle teslim ederdi. Sadece, ev sahibinden neleri istediğini sorar, kaç oda, kaç banyo, mutfak, kiler, bodrum… buna göre ihtiyaçları arsa üzerine yerleştirirdi. Kasabada altmışa yakın ev ve işyeri yapmıştı. Her biri birinden güzel sanatsal yapılar. Kimi iki katlı, kimi tek, avlulu, teraslı, düz damlı, ayvanlı, bodrumlu, cumbalı, dış boyaları bile hepsinde farklıydı. Kasabanın hangi yönündeki arsa ise, güneşin durumuna göre dış cephesi boyanırdı. Yan yana gelen inşaatlarda ise, diğerine başlarken yeni felsefeler geliştirilir, bu düşüncelere göre yeni tür boyalar aranırdı. Himmet amca’ya “yaa, aynı mahalde aynı yöne bakıyorlar, kaldı ki sen şu binayı yaparken, sarı ile ilgili ne fesefeler yaptın, neler demiştin. Şimdi niye farklı bir renk kullanıyorsun?” deseler. Yeniden başlardı felsefe, mantık ve renkler hakkında konuşmaya. Arsa seçimi, binanın tipi, kullanım alanının tespiti ve hatta renkler bile matematik idi Himmet Amca için.

Yapı sanat enstitüsünü bitirdikten sonra iki yıl, babasının arkadaşı Mimar Hakan Bey’in yanında çalışmış, sonra askere gitmişti. Askerlik hizmetini de birliğin inşaat işlerinde tamamlamış dı. Tezkere dönüşü “başkasının yanında çalışmam, kendi iş yerimi açacağım” diye tutturmuş, babası, evinin yanındaki soğan, maydanoz ektikleri alana bir kulübe yapmasına müsaade etmişti. Bu kulübe de işini yapacak, herkesin gıpta ettiği binaları bu atölyede başaracaktı. Böylece başladı kendi işini yapmaya. Başladı ama iki yıl kimse iş vermedi ona. Ekibini kurmuş, temelci, betoncu, demirci, duvarcı, sıvacı, çeşmeci, elektrikçi, marangoz… ekip tamam ama iki yıl boyunca iş yok.

İlk işini komşuları Haydar Efendi verdi. Bahçenin arkasında bir ahır yaptırdı. İş olsun da. Önemli değil. Ahır çok güzel oldu. Sekiz adet büyükbaş hayvan, iki at, bir eşek, birkaç koyun için mükemmel bir ahır yaptı. Çok da kısa sürdü. Hayvanları hep aynı yöne bağlanacak şekilde yerleştirdi, böylece tersleri de aynı yöne yapılacak. Meyilli yapılan yol vasıtasıyla da, tersler yukarıdan verilen su sayesinde ahır dışına taşınacak, dışarıda da bir çukurda toplanacaktı. Haydar efendinin öylesine hoşuna gitti ki, kasabada anlatmadığı kimse kalmadı. Daha inşaat bitmeden kasabalı sıraya girdi adeta. İkinci ahırı da böylece aldı ve zamanında bitirdi. Bu arada yanına aldığı bir kalfa ile diğer ahırları yaptı. Bazılarına kendisi hiç gitmedi bile. Kalfasına o kadar güvenmişti. O da sağ olsun yüzünü kara çıkarmadı. Adına kötü bir laf getirmedi.

Hele ilk ev inşaatını aldığında görecektiniz onu. Kendini göstermenin tam zamanıydı. Ne gerekiyorsa, ne isteniyorsa, ne lazımsa bir bir yaptı. Ortaya öyle bir ev çıktı ki, her ev yaptıracak kişi ona müracaat edecekti. Temelden çatıya kadar her metre karesinde el emeğini koydu. Tam istediği gibi bir eser çıkmıştı ortaya. Avludan giriliyordu eve. İki basamaklı bir çıkış merdiveni, önde ayvanı, öyle bir cümle kapısı koymuştu ki, kapının ustasını sır gibi sakladı. Eve girilince küçük bir hol, sağ tarafta büyük bir mutfak. Salon dikdörtgen biçiminde, geniş camlı, camın önünde denizlik, yanda bir misafir yatak odası, içeriden merdivenle üst kata çıkılıyor. Yukarıda üç oda, bir banyo, odalardan birisinde banyo var, her odada yüklük ve gömme dolaplar. Çatı katına yine merdivenin devamından çıkılıyor. Çatıda büyük bir oda. Tam çalışma odası. Geniş, ferah, rahat. Odanın yanı ise kiler. Kalabalık bir ailenin tüm ihtiyaçlarının depo edilebileceği büyüklükte ve düzende. Her şey düşünülmüş bir ev. Görenler sıraya girdiler adeta. Hatta oturdukları evi yıktırıp yeniden yaptıranlar bile çıktı.

Himmet amca ile çalışan tüm ustalar hayatlarından memnundu. İşsiz kalmıyorlardı. Paralarını da tıkır tıkır aldıklarından sözünü ikiletmiyorlar, işlerini de gayet titizlikle yapıyorlardı. Her bir usta, Himmet Amca için bulunmaz bir nimetti. Hepsi işinde usta, hepsi de titizdi. Yapılan her inşaatta onların payı büyüktü.

Çalışan işçi ve ustalara sıklıkla “biz ekmeğimizi, bu taşlar, toprak, bu tuğlalar, bu ahşap, bu demir, bu harç la kazanıyoruz. Ekmeğimizin kendimize ait, bizim olabilmesi için gereken dikkat ve özeni göstermeliyiz. Her bir tuğlayı severek yerine koymalıyız. Her bir çiviyi bilerek isteyerek ve severek çakmalıyız.  Her gün harç karılırken, ilk su verilirken herkes o anda orada bulunacak. Herkes ekmeğine bakar gibi harca bakacak. Herkesin o harçta bir damla suyu, bir kürek kumu bulunacak. El birliği ile işimizi başaracağız. Şunu unutmayın ki, bu binaların içinde canlar yaşayacak. Onlar yaşadıkları her anda bizleri anacak, bizlere dua edecekler. Sakın unutmayın. Eğer bir tuğlanın yanlış konulduğunu düşünürseniz, hemen sökün onu. Yenisini doğru düzgün ve usulüne uygun şekilde koyun. Malanız güzellikle dolsun, şakülünüz fırıncı küreği gibi doğru ve hassas olsun, işinizi gönüllü yapın…” “Her kim hastalanırsa veya canı sıkkın olursa bana haber versin. Canı sıkkın, morali bozuk kişinin yaptığı evde oturulmaz. Bizim evlerde huzur olmalı, mutluluk olmalı, sevgi olmalı. Sevgi ile harcı karıp, tuğlaları ördükten sonra da burada oturacak canların mutluluğu sonsuz olur. Onların huzuru bizim dikkatli çalışmamıza bağlı, ha seveyim sizi, ha kardeşler…işimizde eksiklik olmasın, “her şey tas tamam olsun”, bizim yapacağımız küçücük bir hata Allah korusun büyük facialara neden olabilir.”

Himmet Amca, yaptığı evlere peşin peşin huzuru monte ediyor, onun yaptığı evlerde oturanlar da  huzur içinde, yaşamlarını idame ettiriyorlar dı. Mutluluğun bir şartı da yaşama alanları idi. Mimarlara duyurulur.

22 Ekim 2010 Cuma

Boyacı

Avukat arkadaşım Murat’ın bürosundayız. Arkadaşım dedimse öyle günlük görüşen, buluşan, konuşan türden arkadaşlardan değil, yılda bir iki kez ancak. Hafta sonuna denk getirilen ziyaretlerden olduğu için, vakitte müsait uzun soluklu teatiler… memleket meseleleri, bazen edebiyat, sanat, filimler, kitaplar üzerine konuşmalar. Büro çalışanları diğer odada, onlara bir rahatsızlık da vermiyoruz. Bize iştirak eden, çalışma masasının yanında bulunan etajerin üstüne yerleştirilmiş kafesteki kanarya. Bazen susuyor. Ötmesi için çabalasak da hiç oralı olmuyor. Bir de başladı mı, susmak bilmiyor. Kaç türlü ötüyor,  konuşuyor gibi. Hangi müzik parçasını seslendiriyor? yanık yanık, derinden, içli mi içli, hangi ustadan öğrendi bu dertli hıçkırıkları.

Bir müvekkili girdi odaya. Kasım bey. İş adamı, ticaretle uğraşıyor. Birkaç dosyası birden varmış Murat’ta. Çeşitli ticaret davaları. Kafesin yanına oturdu. Hasbihalden sonra, parmağını kafesten içeri soktu. Kuş kaçtı. “Gel gel” dedi. Parmağına kondu kanarya. Diğer parmağı ile kuşun gıdığını kaşıdı hafifçe. “Görüyor musunuz renkleri” dedi. Mavi, sarı, yeşil, kırmızı, gri, beyaz, siyah… bir milyon renk. Parlak renkler. Kanarya ötmeye başladı. Elini çekti. “Size bir boyacının hikayesini anlatayım” dedi. “cennet mekân Faik Baba’dan dinlemiştim.” “komşularının bir göz odası varmış, kiraya verirlermiş. Bir gün bir adam gelmiş kiralamış. Bir yatak yorgan, bir tencere tabak ve bir kafesi varmış. Kafeste bir kanarya. Adam sabah-akşam odadan hiç çıkmaz, durmadan -boyacım-,-boyacım-, -boyacım- da -boyacım- diye, konuşur, bağırırmış. Hiç durmadan devamlı tekrar ettiği için, dikkatlerini çekmiş ve rahatsız da olmuşlar hani. Ev sahibi bir gün kapıyı çalmış. Adam buyur etmiş. “ya-hu demiş, nedir bu boyacım da boyacım. Figanları. Rahatsız ettin bizi. Ya sus, ya da devam edeceksen evi boşalt. İçeri buyur etmiş ev sahibini. Kafesin yanına almış. “Bak ağa”. Demiş. “Şu kuşun boğazındaki  boyayı görüyor musun.” “evet, görüyorum” demiş, ev sahibi. “ben” demiş, adam. “Ben, işte o boyayı oraya vuran Boyacı’ya aşığım. Ne yapayım.” Demiş. Ev sahibi bin pişmanlık ve şaşkınlık içinde özür dileyerek çıkmış. “Allah’ın garibi işte”, dokunmayalım diye karar almışlar. Hikaye bu kadar. Kasım beyin gözünden bir damla yaş aktı.

“Ne güzel” dedi. Avukat Murat. “Görmesini bilene her yerde”.

Bütün “güzel isimler”, bütün renkler, bütün şekiller Ondan. Ve O. Görmesini bilene. Boyacı da O, Marangoz da O.

“Herkesin yöneldiği bir yön vardır”, sizin kiracı da yönünü bulmuş, ne güzel. Yönsüz değil. “hayırlara koşmak” mühimdir. Kimseye bir zararı olmayan “Hak Dostu”.  “O halde yalnız beni anın” buyruğuna uyuyor. “Bütün güzel isimler O’nun” olduğuna göre. Mesele de kalmıyor.  “Kendi” halince, hallenip istenilen yöne de “yönlenilince” yol kendiliğinden bulunuyor. Bu yolun meyvesi bol bol hüzün. Hüzün meyvesi, hem hüznü artırır, hem zevki.  “zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler” bilimince de artık yerleşirler, ayrılamazlar. En doğrusunu “bilen” bilir.

Sohbet uzadıkça uzayacağa benzer. En iyisi bir virgül koymak. Dendi. Daha sonra buluşmak üzere selamlaşıldı.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Bir Gece

Odanın köşesindeki kütüğün üzerinde bulunan lambanın camını alıp, önce bir ucundan hohladı, mendilini çıkartıp geniş ağızlı yerinden mendilin bir ucunu soktu, mendili çevirerek itekledi, diğer tarafından çıkan mendilin ucunu tutarak iki taraflı çevirdi. Lambanın camı temizlendi. Muhtar çakmağını çaktı ve lambayı yaktı. Camı yerine oturttu. Lambanın yaydığı titrek ışık doldurdu odayı. Odadaki ışık hareketleri masal şehrine iltica etti yaşam alanını, her hareket duvarlara yansıyan gizemli cümlelere dönüştü. Gündüzden odun istiflediği sobayı ateşledi. Sobanın hemen yanında bulunan mindere oturdu. Elerini sobaya doğru uzattı. Kurumuş odunların çıtırtısı duyuldu. İyice ısındı. Minderini çekerek sobadan uzaklaştı. Lambayı yanına aldı. Yarım bıraktığı kitabı alarak kaldığı sayfayı açtı. Okuma gözlüğünü taktı. Dışarıda tatlı bir esinti sesi duyuluyor, rüzgârın sesine zaman zaman köpek havlamaları karışıyordu. Okuyamıyordu. Nerden nereye diye düşündü.  Kitabı, açık sayfaları arasına küçük bir kâğıt parçası koyarak yana bıraktı. Bir sigara yaktı. Soba keyiflice yanıyor, ısıtmaya devam ediyordu. Dışarıdan bir iki kişinin geçtiğini ayak seslerinden anladı. Oralı olmadı. Ahırdan eşek anırtısı geldi, oralı olmadı. Köpek bir kediyi kovaladı kedi acı bir feryat bıraktı oralı olmadı. Uzaklarda bir noktaya takıldı gözleri, “Bismillahirrahmanirrahim” sadece kendisinin duyabileceği bir sesle döküldü dudaklarından. Dünyanın yaydığı gurultular, fışırtılar, gürültüler, sesler gecenin kör dehlizlerinde kayboldu. Kesif bir sessizlik kesti cihanı.  Gözleri yumuldu, kalbinin çırpıntısını, damarlarındaki kanın akışkanlığındaki sesi duyabiliyordu.

Lambanın solgun ışıkları, duvarlarda titrek şekiller, dağlar, ırmaklar, ormanlar, bulutlar meydana getiriyor, girdiği koyaklarda kaybolup, tekrar dünyevileşmeye evrilen İnsan kalbinden medeni bir oluş fışkırıyordu. “Estağfurullah-el-azim”. Varlığın sahibi, var olanın, bir, bir olanın diri olanın aşkı ile bir. Tohumun gövdeye, gövdenin başağa duruşu gibi. Nerede ne zaman okumuştum hatırlamıyorum. “Ben vazgeçmeler ustasıyım” diyordu şair. Kim söylemişti, hatırlamıyorum. İşte “vazgeçmeler ustası” karşımda duruyor. Vazgeçmeler ustası. Koyaklara, dehlizlere, karanlıklara, dağlara, ormanlara… rağmen korkusuzca durmadan ileri… “vazgeçmeler ustası”. Her karşılaştığı muazzam cennet köşelerine bakmıyor bile. Viranelerden muhteşem yapılı şehirlere. Tarih ve sanatın mükemmel uyumu ile imar edilmiş, kültürün damla damla, tülbentten süzülerek imara tebdil edilen şehirler. Dönüp kendine baktı. Şehir Adem’in Vücudu idi. Şehir İnsandı. Kainatta ne varsa İnsanda da vardı. İnsan, alemin özü, kainatın özeti değilmi idi.

Yoruldu.

Diğer köşedeki yatağına gidecek gücü bulamadı. Yorganı çekti üzerine. Kıvrıldı yattı.

8 Ekim 2010 Cuma

Hac Mevsimi

Ne görüyorsan onu yazacaksın, onu anlatacaksın. Ne bir fazla ne bir eksik. Şekiller, renkler, kullanıldıkları yerleri, ne için oraya konulduğu, nasıl yapıldığı, niye yapıldığı, kullanıcılarının kimler olduğu, imalatında hangi malzemelerin kullanıldığı, kimleri gördüğün, gördüklerinin görevleri… ne bir fazla ne bir eksik. Anlaştık mı?

Sabit ayağa yerleştirilen fotoğraf makinesinin vizöründen baktım. Kareyi tam olarak görüyordum. Yavaş yavaş etrafta nelerin olduğunu seçmeye başladım. Şekiller canlandı. Renkler belirdi. Bana en yakın nesneden uzağa doğru gidildikçe görünen en uzaktaki nesneye kadar her bir şey adam akıllı görülüyordu. Şekilleri, renkleri, malzemeleri…

***

1-Karenin sağında önde görülen , üçgen biçiminde, kırmızıya boyanmış bir nesne. Çamurdan yapılmış. Pişirilmiş, sırlanmış. Yol tarif ediyor. Gidilecek istikameti belletiyor. Bahçeye girildiğinde otomatikman ilk görülen o. Yönlendiriyor.

2-Hemen arkasında kare biçiminde, yeşil boyalı bir levha üzerinde beyaz renk tercih edilmiş yazı, şiire benziyor. Pirinçten kesilmiş. İyice seçilmeye başladı, üzerinde Yunus Emre’den bir beyit var. “Ben gelmedim davi için/ Benim işim sevi için/ Dostun evi gönüllerdir/ Gönüller yapmaya geldim”. Kavganın yasak olduğunu anlatan güzel bir beyit. Buraya gelenler, sevginin izlerini sürecekler. Ulaşıp ulaşamamak kendilerinin sorunu. Yollar gösteriliyor, anlatılıyor.

3-İki nesneye çapraz olarak yerleştirilmiş beyzi bir taş-kaya parçası. Maviye çalar renkli. Yorulanların üzerine oturarak dinlenebileceği tabure görevi gören kürsü. Hemen yanında küçük bir musluk. Sızıntı şeklinde su akıyor. ‘İçilebilir’ yazısı tozlanmış tabelasından okunabiliyor. Görüldüğü kadar, musluktan şerbet mi desem, şarap mı desem tam anlaşılamıyor, buz gibi sular mı. oraya oturup da içmeyen yok. Her içen kişi rüyaya dalar gibi, esrik, umarsız. Bakışları başkalaşıp, baktığını görüp göremediğini anlamaya çalışıyorlar. Gördüklerini seçenler, anlayanların yüzlerinde tebessüm beliriyor. Tadılan, yaşanılan zevk vücutlarında sonsuz bir iştihaya dönüşüyor. Doyumsuzluk…

4-Sol önde çocuk pusetine benzer gri renkli bir araba. Bahçeye girerken üstlerinde bulunan giysilerin çıkarılıp içerisine konulduğu bir araba bu. Hemen yanında yeni elbiseler. Model ve renk seçimi kişiye kalmış. Mecburiyet yok. Çeşme başında “su”yunu içen sarhoşlar burada elbiselerini çıkarıyorlar, temiz ve yeni elbiselerini giyiyorlar. Çıkardıkları elbiseleri ise temizlenmek için götürüyorlar. Dönüşe hazırlanması için. Giysi değişim anında atıştırmak için kenarda bulunan tepside soyulmuş meyveler, kanepeler, dilimlenmiş çeşitli ekmekler, reçeller… açlığını yatıştırmak için.

Üst-baş değişiminden sonra, her iki yanında serviler ve kara dut ağaçları ile süslü yolda yürünecek. Güneş, servilerin yapraklarından süzülerek yolu ışıtıyor, ısıtıyor aydınlatıyordu. Kara dutlar parmak büyüklüğünde yetişmiş, dallardan sarkıyordu. Al beni ye, dercesine.

6-Arkasında, bacası tüten bir ev, besbelli misafirlere yemekler pişiriliyor. İki katlı, derli toplu yapılmış ev. Giriş kapısının üstünde büyücek bir balkon, ortada masa ve etrafında iskemleler, insanlar oturmuşlar, konuşuyorlar. Yan duvarları sarı, ön duvarı açık mavi boyalı. kapısında ihtiyar bir kadın yerde oturuyor. Misafirlerin geldiğini görünce ayağa kalkıyor. Güler yüzle selamlıyor. Kibarca yol gösteriyor. Mihmandar. Evin içinde neler olduğunu göremiyoruz. Ev de otuz yıl mı, kırk yıl mı kalıyorlar? Neler konuşuluyor, nasıl yaşıyorlar, insan ihtiyaçlarını karşılamak için yapılması gereken işler nasıl paylaşılıyor belli değil. Her girene göre değişen süre. Evden çıkanlar görülebiliyor. Evin sol ilerisinde, ellerinde uzun bıçaklar -pala- bulunan insanlar var. yapılması gereken son görevleri anlatıyorlar. Bıçakların üzerinde kırmızı lekeler, taze kırmızı lekeler, kan izleri. Dışarı çıkanlardan bazıları koşarak arka kapıdan çıkıp gidiyorlar. Bazıları ise uzun bıçaklı adamlara doğru giderek önlerinde uzanarak upuzun yatıyorlar. Ne yaptıkları pek seçilemiyor. Bir müddet sonra ayağa kalkıyorlar. Biraz ileride mavi puset içindeki elbiselerini giyiyorlar. Gelirken ki üstlerinde bulunan elbiseler. Anlaşılıyor ki, biraz önce önlerine uzandıkları uzun bıçaklı adamalar, uzayan sakallarını ve saçlarını kesmişler. Tıraşlarını olmuşlar, temizlenmişler. Buraya gelirken ki giysilerini giydiler ve yukarı doğru yürüdüler…

7- Tıraşlarını olmuşlar, elbiselerini giymişler, ellerinde küçük hediyeler usul usul yürümekteler. Yürüyüş yolunda çeşitli meyvelerin bulunduğu ağaçlar, yol kenarında sık sık çeşmeler, kiminden şerbetler, kiminden çeşitli şaraplar, kiminden soğuk sular akmakta. Yolun sağında ve solunda yol tarifi yapan yardımcılar. Yürüyüşçüler sohbet ederek, şakalaşarak, hatıralarını anlatarak heyecan içinde adımlarını atmaktalar. Bu sonsuza kadar sürecek bir yolculuktur. Her ağacın meyvesinden tatmak, her çeşmenin ikramından almak, her yol tarifçisinin bilgisinden istifade etmek gidiş yolunun kısaltılması için gerekliydi ki, yürüyüşçülerin tamamı bu kurala uyuyordu.

***

Bahçeye giriş yapanlar, dinlenenler, yemek yiyenler, eve giriş yapanlar, balkonda dinlenenler, evden çıkanlar, tıraş olanlar, elbise değiştirenler… bu süregiden bir döngü. Biteviye oluş.

***

8- yürüyüşünü tamamlayanlar arkalarda görülen kapıdan dışarı çıkıyorlar. Bahçe duvarının dışında onları bekleyenler var. Hasretle kucaklaşıyorlar. Geldikleri araçlara binerek oradan uzaklaşıyorlar. Evlerine doğru, dünyaya doğru..görevlerini yapmak üzere…

***

Yedinci günün sonunda ödev kağıdını ‘Hoca’ma teslim ettim. Teslimden üç gün sonra Hoca notları okudu. “Sıfır” vermiş.

Gözlerimi kapattım. Derin bir uykuya vardım…